CALVİNO, SOSYAL MEDYA VE FAZLA YÜKLER



"Yaratıcılığın bir parçası da başarısızlıktan korkmamaktır" diyen Dr. Edwin Land'ten aldığım güçle ilk blog kartımı hazırlamış bulunmaktayım. Palomar'ı dün bitirdim ama hiçbir kitaptan bu kadar hızlı etkilendiğimi hatırlamıyorum. Calvino bu kadar kısa metinlerle nasıl olur da hedefi tam ortadan vurabiliyor? Kullandığı yöntem bir araştırma makalesiyle yarışır ama kesinlikle çok edebi, çok dikkatli ve titiz. Açıkçası öykülere pek şans vermeyen biri olarak dilimi bir kez daha ısırmayı öğrendim. Her ne kadar Calvino'yu çok sevsem de, onu azımsadığımı hissettim. Öyleyse ona daha sık başvurmalıyım artık!

Bu yazının aslında bir film yorumu olması gerekiyordu. Ancak son zamanlarda çok fazla dizi seyrettiğim için kendimi bir şeyler izlemekten uzak tutmaya çalışıyorum. Evet, yanlış duymadınız. Çok fazla DİZİ seyrettim. Neler izlediğimden bahsedecek değilim. Sebebiyse bu ayın "izlemiyorum", "kullanmıyorum" ve "sevmiyorum" dediğim şeylerin sonuna geldiğimi fark ettiğim ay olması. Eskiden izlemiyorum diyeceğim ilk şey dizilerken, şu anda üzülerek bunu diyemediğimi belirtmeliyim. Üzülerek diyorum, çünkü yeni keyiflerim gündelik sorumluluklarımın önüne geçince hayat zorlaşıyor. Umarım bu yeni keyfimi kolayca bastırabilirim.

Kullanmıyorum dediğim şeye gelirsek bunun sosyal medya olduğunu söylersem kendim dahil büyük bir şok yaşayabiliriz hep birlikte. Bu blogta bas bas bağırdığım ikinci şey sosyal medyaya çok yabancı olduğum ve kullanmayı hiç düşünmediğimdi. Ancak buna ilk olarak facebook, sonra da instagram hesabı açarak bir son vermiş oldum. Facebook'u tezim ve kaçırdığım etkinlik haberleri için onur haftasından sonra açmaya karar verdim. Ankara'ya gittiğim zaman da resmi olarak açmış oldum. Ankara'daki dijital okuryazarlık eğitimimin bu seçimim üzerinde acayip büyük bir etkisi olduğu yadsınamaz. Galiba fazlasıyla çabuk etkilenen biriyim...

Öte yandan instagramı merakıma yenik düşerek ve yine haber duyuruları konusunda facebook'tan daha kullanışlı olduğu gerekçesiyle açtım. Her ne kadar pişman olmasam da, bu iki mecranın da zamanımı fazlasıyla harcadıklarını itiraf etmeliyim. Hiç farkında olmadan saatlerimi harcadığımı ve bunun beni mutlu hissettirmediğini söylediğimde buradaki hiç kimseye bu sözlerin yabancı gelmeyeceğini tahmin ediyorum. Ben ki, yıllardır bunu önlemek ve kendimi bu mecralarda temsil etmemek için çabaladıysam da, bir hesap açmamla her şeyin yerle bir olduğunu görmek pek üzücü. Ancak bunun da çaresine bakacağım ve mücadeleden vazgeçmeyeceğim. Açmayı becerdiysem kapatmayı da beceririm -herhalde.

Birkaç gündür kendimi görece daha iyi hissediyorum. Hayalini kurduğum basit mutluluklarımın peşinden koşmakla uğraşıyorum. Kendime ayırdığım bir kahve zamanı, keyfimin peşinden soluksuz kalırcasına koşuşum ve kendimi değerli hissettiğim hayallerim... Bunlarla uğraşırken tatmin ve huzur hissinin taze kokusunu almak her şeye bedeldi. Önümde yoğun, isteksiz ve sorumsuz davranacağım günler olsa da şu anda bu anı yaşamakla ilgileniyorum sadece. Sanırım bunu da artık hayatımın odağına alıp benim dışımda gelişen sorumlulukları üstlenmemeyi öğrenmeliyim. Bu noktada Japon Kedi'nin şu yazısında geçen "'Oha tabii ki evet' değilse hayırdır" öğüdünü de aklımdan bir an olsun çıkartmıyorum. Bu yazıyı ilk çıktığında okumuştum. O zamandan beri aklımda tutuyor olsam da, uygulama konusunda tam bir başarısızlık örneğiyim. Bu alışılmış başarısızlıklardan kurtulmak adına biraz keyfimi kaçırmam gerekiyor. İzninizle sorumluluklarımı terk edeceğim. Geleceğim adına, onları geldikleri yere postalamam lazım. Sadece "Oha tabii ki evet" dediklerime bile zar zor yetiyorsam, geri kalanı her şeyden kurtulma vakti gelmiştir artık. Öyleyse, indirelim şu yükleri.



Yorumlar