BELGRAD'DA SABAH KAHVALTISI

İlklerin unutulmazlığından bahsetmek benim adıma çok anlamlı olmadı hiçbir zaman. Çoğunlukla bir şeyi ilk defa ne zaman, nasıl ve nerede yaptığımı hiç hatırlamam. Kitaplar hariç. Nedense bana ilk defa kitap hediye edilişini asla unutamam. Asla unutamam derken; nerede olduğumu, nasıl heyecanlandığımı, kimin aldığını sanki dün yaşamışım gibi hatırlıyorum. Benim için neden bu kadar önemli olduğunu hala anlayabilmiş değilim ama hatırımdan yıllar geçse de çıkacağını sanmıyorum. Bunun dışında herhangi bir anımı bu kadar canlı hatırlamıyorum doğrusu. Bugün tek başıma çıktığım yurt dışından döndüm. Kendimi bu süre boyunca hiç garip hissetmedim. Doğrusu böyle hissetmeyişim bana daha çok garip geliyor. Genelde bir şeylere anlam yüklemeyi severim. Ancak bu yolculuğum boyunca kendimi çok ruhsuz hissettim. İyi hissettiğim zamanlar çoğunlukta olsa da, pek de kayda değer bir şeymiş gibi olmadı. İşte bu garip geliyor bana.

Yaşadığım ilklerin pek bir değeri olmayışı hissimi bir kenara bırakırsam (bırakabilirsem), bu yolculuğun tam anlamıyla farkındalıklardan yoksun olduğunu söyleyemem. En azından kendi adıma... Hangisinden başlasam bilemiyorum doğrusu. Nedense kendimi dünyayı daha yeni tanımaya başlamış bir çocuk gibi hissediyorum. Acınası halime değil, öğrendiğim şeylere şaşkınlıkla yaklaşıyorum. Bunları yavaş yavaş sıralamaya çalışacağım. Belki böylece zihnimin dağınıklığını da biraz toplamış olurum.


➽ Kendimi daha önce Orta Doğulu olarak hiç kodlamamıştım. Yani aklımda Orta Doğulular, Avrupalılar, Asyalılar...'dan oluşan kategorik bir yaklaşım yoktu daha önce. Buraya geldiğimin ilk sabahı, bir parkta üç farklı ülkeden dört erkeğin bana kolaylıkla yaklaştığını deneyimleyene kadar.

Zihinlerde hemen tehlikeli bir sahne canlanmış olmalı ama öyle bir şey değildi. Her şey su doldurmak için yaklaştığım çeşmedeki Afganistan'dan gelen göçmenle başladı. Çeşmeyi açamadığım için bana yardım etti nazik bir şekilde. Sonrasında ise kendiliğinden gelişen bir muhabbet... Bir ay öncesine kadar İstanbul'daymış. İstanbul'da 7-8 ay kadar kalmış. Bu süreçte Sultanahmet'te çalışıp para biriktirmiş. Şimdi ise Sırbistan'da. Benim yaz okulu için geldiğimi öğrenmesi onu şaşırtmamıştı. Belki de bu kadar uluslararası olmak artık onun şaşırma eşiğini yukarı çeken şeylerden biri olmuştur, tam bilemiyorum. Yine de nazik ve samimi muhabbetiyle beni mutlu etmiş, sabahımı güzelleştirmişti.

İkinci karşılaşma ise iki Tunusyalı erkeğin benim UNICEF'ten olduğumu sanmasıydı. Bir belgeye ihtiyaçları varmış ve UNICEF'ten birine sormaları gerekiyormuş. Nasıl UNICEF'li göründüğümü tam olarak anlamasam da, onların çabalarıyla yarı İngilizce yarı mimik diliyle anlaştık. Sanırım Orta Doğu dedikleri yerden gelenlerin en önemli engeli dil. Elbette bu Avrupalı olduğu sanılan diğer insanlar için de geçerli. Nitekim buradaki market görevlileri bana kendi dillerinde fiyatları söylemekte ısrarcılardı.

Üçüncü bir tanışma da bir İranlı ile. Tek başına. Seyahat için mi, yoksa iş için mi gelmiş tam olarak anlayamadım. Ne ingilizcesi, ne de türkçesi benim anlayabileceğim türden değildi. Fakat Azerice konuşmaya bayılıyor olmalı ki, ısrarla bana benimle azerice konuştu. Benim azericeden pek bir şey anlamamış olmam onu hayal kırıklığına uğratmış olmalı. Yanıma kolayca oturup İstanbullu olduğum gerçeğini öğrenince şehri birlikte keşfetmeyi önermişti. Üzgünüm ama yabancılarla konuşsam bile birlikte gezme konusunda o kadar rahat değilim.

Bunların hepsi aynı günün sabahında olmuştu. Marketten aldığım meyve ve yoğurdu kahvaltı niyetine tüketmeye çalışırken. Bir de birkaç gün sonra markette tanıştığım bir Afganlı ile ufacık bir muhabbetim oldu. Ailesi hala İstanbul'daymış. Sanırım kendisi burada para kazanmaya çalışıyor. Ne zamandan beri burada yaşadığını sormadım ama bana manav reyonunda fazlasıyla yardımcı olduğuna göre pek de kısa bir süre değil... Konu yardımseverlik olunca İstanbullu olmak her kapıyı açıyor sanırım(!) Ya da her yardımsever kişi beni fazlasıyla yardıma muhtaç buluyor. Havaalanından İstanbul'a dönerken benim -yine- İstanbullu olduğumu keşfeden bir Boşnak ile tanıştım. Kendisi 25 yıldır Amerika'da yaşıyormuş ve bayram ziyareti için ailesini görmeye Sırbistan'a gelmiş. Bana memleketindeki Osmanlı kültürel mirasını, ailesinin mal varlığını, eşinden niye boşandığını, Türk dış politikasını ve Türk erkeklerinin güvenilmezliğini anlatıp nihayetinde ufak bir evlenme teklifiyle arkadaşlığımızı bir üst seviyeye taşımaya girişti. Dürüst olmam gerekirse bu aldığım ne ilk uluslararası evlenme teklifiydi, ne de ilk defa kolay bir yem olduğum gerçeğiyle karşı karşıya kalışımdı. İşte tüm bu başıma gelenler bana insanların dünyaya ne kadar çok kategorik baktığını öğretti. Beni tanımaktan çok neyi anımsattığım, hangi değerlerle anıldığım, neyi temsil ettiğimdi aslında konuşan şeyler. Ben değildim. Hayır, kesinlikle ben değildim. İstanbullu oluşum ve İstanbul'un üstümdeki kültürel ve politik simgeleriydi. Dolayısıyla ben bir şeye işaret ediyordum. İşaret ettiğim değerlerden ve anlamlardan oluşuyordum aslında. Benim tek başıma bir anlamım yoktu.

➽ Belgrad yolculuğumda fark ettiğim bir başka şey de kendimle ilgili. Nerede olursam olayım, sevdiğim belli başlı değerlerin peşinden gidiyorum. Huzur dolu ortamlar, sessiz insanlar, yeşil doğa, yalnızlık, lezzet, banklar, çeşmeler, rahatlık... İstanbul'da ne arıyorsam, aynı şeyleri Belgrad'ta da onları aradım. Burada hoşuma giden şeylerden bahsetmiyorum sadece. İnsan olarak da, eşya olarak da, mekan olarak da gözüm hep belli renkleri arıyordu. O renkleri bulduğum zaman ancak kendime geliyorum. Ancak o zaman benliğimi fark ediyorum. Kim olduğumu, ne yapmak istediğimi, nasıl yapmak istediğimi... Bu bana aynı zamanda her yerde yaşayabileceğimi ama hiçbir yere sığamayacağımı da öğretti. En azından kendime ait bir yer bulamasam bile, o yeri kendim inşa edebileceğimi öğrendim. Ama o yerin ihlaliyle o yerde tutunamayacağımı da... Kulağa egoistçe geliyor olsa da, bunu fark etmek beni biraz daha özgür hissettirdi. Aynı zamanda da kıstırılmış.

➽ Doğrusu Belgrad hayran olunacak bir şehir değildi benim için. Fakat benliğimi biraz daha yakından tanımaya başladığım bir şehir olarak, benim için önemli bir yere sahip artık. Oradayken ve oradan döndükten sonra hayallerimi nerede aramam gerektiğini daha iyi öğrendim. Belgrad yurt dışı olarak değil; tek başıma, hiç bilmediğim bir ortamda, kimseyle aynı dili konuşmadığım bir şehirde yaşayıp yaşayamayacağımı deneyimlemem açısından kıymetli bir deneyimdi. Sonuç ne olursa olsun, elbette kesin ve genel geçer bir cevap vermiyor. Ama beni duygusal, sakin, cesur, girişken ve aynı zamanda çocuksu yaptığı gerçeğiyle yüzleşmemi sağladı. Dolayısıyla Belgrad deneyimimden, Belgrad'ta sabah kahvaltısı yapmaktan zevk duydum. Belki bir gün, bir akşam yemeği ya da ikindi kahvesinde de buna benzer tatları başka bir şehirde yaşarım. Şimdilik bunu umut etmekten başka elimden bir şey gelmiyor. Umut etmekten ve inanmaktan. Çünkü ikisi birbirlerini tamamlıyor.

Yorumlar