37. İSTANBUL FİLM FESTİVALİ

Depresyonuma veda etmişken bunu güzel bir şekilde kutlamak ve aslında bu güzelliğin de beni depresyonun son kırıntılarından kurtarmasını umdum. Hatırlıyorum da, festival biletlerini almaya gittiğim hafta sonu bir şeyler değişiyordu. Bilet almanın dışında, bahar tatiline az kalmıştı. Biletleri alırken de açgözlülük yapmayıp cebimi zora sokmayıp uygun günlerde merakımı cezbeden filmlere gitmeyi planlamıştım.İstediğim filmlerin hepsine bilet bulmuş, sadece hepsinde öğrenci kotasından yararlanamamıştım. Olsundu; hava güzeldi, cebim buna hazırlıklıydı ve aslında sadece kendimi şımartıyordum. Kimseye sözüm filan yoktu.

Biletlerle kurduğum bu bağ festivalin tamamına da yansımış olmalı ki, genel olarak sakin ve dingin bir hava hakimdi. Aldığım filmler de, benim onlarla kurduğum bağ da, bu birlikteliği yaşadığım insanlar da. Toplam 6 filme bilet almıştım, ilk ikisine yetişemediğim kaçırdım. Düşünün yani, o derece bir sakinliğim vardı. Fakat sonra hepsini telafi eden bir film geldi okula. İKSV ile okulun CIP birimi birlikte bir gösteri düzenlemişler, ücretsiz film etkinliği bulup bir de filme hevesli arkadaşlarım olunca bunu kaçırmayacağımı biliyordum. Filmden çok çok memnun kalmamış olabilirim. Fakat tüm mesele de bu zaten. Sizi neyin beklediğini bilmeden o filmlere heyecan duymak, hem de hakkında hiçbir şey bilmeden. Beklenti ve hazırlık sıfırken filmi okuyabilmek, konuşabilmek, tartışabilmek. Bu yılki filmler de bahar ayının belirsizliği ve istikrarsızlığını yaşattılar. Ama gitmiş/katılmış olmak bile benim ruhuma iyi geldi. Sonuç yüz güldürücüydü kısacası.

İzleme fırsatı bulduğum 4 festival filmini ve festival filmlerinin arasına sıkıştırılmış vizyondaki bir filmi bende uyandırdığı duygular üzerine biraz laf kalabalığı yapmak istedim. Bu şekilde filmlerin günlüğünü tutmak fena olmuyor. Arada bir kendi bloğum üzerinden neleri, ne zaman izlemişim diye bakıyorum mesela. Hoşuma gidiyor. Hayatımın kaydını tutuyorum sanki.

VOL1: ERKEKLERE BAKMAK
(L'amour Des Hommes/ Of Skin and Men)

Bu film beklenmedik anda çıkagelen bir yağmur gibiydi. Fazlasıyla da ıslattı doğrusu. Bana kalırsa topyekûn başarılı bir film değildi. Bir sıkıntı var dediğim konular genel olarak fazla heteroseksüellik kokması ve erotik fotoğraftan kastın çıplaklık olduğunu bağırması. Film, eşinin ölümüyle erkeklerin erotik fotoğraflarını çekmek isteyen fotoğrafçı Emel'in etrafında gelişiyor. Dönemin Tahran'ı muhafazakar olmasıyla bu fikir pek hoş bulunmuyor. Bu yüzden Emel'in cesur ve marjinal duruşu her sahnede dile getiriliyor. Fakat benim eleştirim bu marjinal Emel'in tam bir normatif sistem üreticisi olarak fotoğrafını çekmek istediği erkeklerin çıplaklığını erotik olarak nitelendirmesi. Bu noktada çıplaklığın bana yavan kaldığını söylemeliyim. Genel olarak heteroseksüel bir bakış açısına sahip olan filmde sadece bir sahne homo-erotisizimden bahsedilebilir. -Spoiler alarmı- O sahnede de iki erkeğin yarı çıplak bir halde kavga edişlerini izliyoruz. Kavga, ereksiyon, çıplaklık gibi erkekliğin arzularını normatif anlamlarda üretildiği filmi bu noktada beğenmediğimi dile getirmem yanlış olmaz. Ancak hakkını yemek istemediğim noktalar da var. Bir Tahran dönem portresi olarak gerçeklikten uzak olmayan ve bunu iyi de yansıtan -en azından Tahran'ın belli noktalarını- bir film. Arzuların kıstırıldığı ve ahlakın sıkıyönetimden kaçtığı bir portre bu. Yaşayanlar için kaldırması kolay değil.

VOL2: GİZEMLİ DİL
(The Sounding)

Bu filmi izlerken amatörlüğün hazzını tattım. Profesyonel bir amatörlük bu. Neyden bahsettiğini çok iyi bilen ve amatörlüğünü bu şekilde kendi lehine çeviren bir filmdi. Sessizliğini sadece Shakespeare'ın sözleriyle bozan ve bu şekilde deli muamelesi görüp rehabilitasyon merkezine kapatılan bir kadının başına gelenleri izliyoruz. Fakat izlemek ne kelime? Hayranlıkla o kadın oluyoruz. Onu anlamak istiyoruz. Anladığımızda da kendimi küfrediyoruz. Senaristin deyişiyle tam bir sistem eleştiri. Hangi sistem mi? Şöyle diyelim: Var olduğumuz her sistem, dille başlar. O yüzden tüm sistemlerin eleştirisini pratiğe döken bir mevcudiyetten bahsediyor film. Sistem tarafından nasıl kusulduğunu da görünce filmin sonunda komaya girmemek mümkün değil. İşin en güzel yanı, filmin sonunda dünyalar tatlısı senaristle yapılan söyleşiyi de dinleme fırsatı buldum. Sonuç olarak filmden çıktığım zaman hazzın doruklarında, "güzel bir gün ölmek için" şarkısını söylüyordum.

VOL3: DÜĞÜN DAVETİYESİ
(Wajib)

Tam bir festival filmi. Bunu söylerken demek istediğim aslında şu, bazı filmler ancak festivallerde izlenir. Festivallerde tadını, kokusunu, hissiyatını alırsınız. Eminim ki, bu filmi ne sinemada ne de evde izlerdim. Fakat festivalde, bağımsızlığın dur durak bilmediği bir yerde izledim. Ve tam da bu şekilde onun lezzetini fark edebildim. Kız kardeşinin düğünü için babasıyla bir günlük davetiye dağıtma yolculuğunu anlatan filmde anlatılmak istenen muazzam bir şekilde perdeye ve oradan da seyirciye ulaşıyor. Bir kere oyunculuklar harika, politik ve kültürel çatışmalar ortada, koca bir filme bir günü seyirciye sıkmadan anlatabilmek her yiğidin harcı değildir. Ayrıca İsrail'in Nasıra bölgesini gözler önüne seren ve seyirciye de bu bölgeye dair büyük bir merak duygusu uyandıran çerezlik olamayacak kadar detaycı, büyüleyici olamayacak kadar monoton ilerleyen bir film. Aslında benim tarzım, o yüzden beğendim. Herkesin beğenisine göre olmayabilir belki. Ama yine de tavsiye ederim. Ben sevdim.

VOL4: CLAIRE'İN KAMERASI
(Keuk-le-eo-ui Ka-me-la/ Claire's Camera)

Sevmekle sevememek arasında kararsız kaldığım film ise bu oldu. Sabah 11 seansına son derece dinç bir şekilde girip çıkarken "hmm alright" dediğim bir filmdi. Açıkçası bahsettiği her şeyi kaçırmamak için özen gösterdim ve detayları da yok saymadım. Buna rağmen bu filmin ince esprisini anlayamadığımı düşünüyorum. Ben de mi bir sorun vardı? Neden olmasın. Elbette olabilir. Ancak filme birlikte gittiğim Manisalı'nın zekasından pek şüphelenmem. Hele de söz konusu filmler olunca, illa ki benim keşfetmediğim bir altın pırıltısıyla beni buluştururdu. Ne yazık ki, kendisi de filmden çıkarken bana "ne olduğunu hiç anlamadım" dedi. Açıkça gözümüze sokulan tesadüfler ve kırılgan ilişkiler dışında üzerine konuşulacak çok fazla bir şey yoktu. Temponun arttığı zaman güzel temsiliyetlerle karşılaşsak bile bunlar muhabbet sırasında üzerine değip geçeceğim şeyler olur ancak. Açıkçası filmin ana gönderisinin olduğunu pek düşünmüyorum. Eğer varsa ve bu da tahmin ettiğim şeyse, bu filmin seyircisi doğmamış bebekler demektir. Üzgünüm, ama bu sefer gol değil.

EKSTRA: KELEBEKLER

Belki de tüm film festivali boyunca beni en çok şaşırtan, en çok düşündüren ve en çok kafa yorduğum bu filmdi. Herkesin çok sevmesi, çok gülmesi, çok tavsiye etmesi filme karşı mesafeli durmak istememe neden oldu. Ancak neresinden tutsam trajikomik haliyle filmi benimsediğimi keşfettim. Açıkçası yönetmenin izlediğim ilk filmiydi. Aynı zamanda bu türden -artık bu hangi türse- izlediğim de ilk filmdi. Dolayısıyla anlam arayışım sık sık duvarlara çarptı, sekti ve yolunu buldu. Filmi izlerken salonda en az benim güldüğümü hissedebiliyordum. Ancak filmin dram sahnelerinde kendimi dili tutulmuş buldum. O kadar iyi bir gözlem yapılmıştı ki, bizden, benden bahsedip bunu bu kadar sevebileceğimi düşünmemiştim. Kendimi/içinde bulunduğum toplumu sevdiğime hiç bu kadar inanmamıştım. Oyunculuklar birçok şeyin önüne geçmiş ve kurgusal bir yapım izlediğimi unutturmuştu bana. Tavukların patlaması, astronotların grevi, imamın felsefe yapmasını anlamaya çalışmak, güldürünün önüne geçmişti benim için. Gülünç şeyler olarak göremiyordum. Çünkü benim gerçekliğim buydu. Savunduğum ve inandığım doğrular bunlardı. Bu noktada filmin belli bir seyircisi vardı belki de.. Ama amaç gerçekten de güldürmek miydi? Belki de asıl sorulması gereken şey buydu.



Yorumlar