SATOSHİ KON #1: TOKYO GODFATHERS

Miyazaki Günlükleri'nden sonra film izlemeyi ciddi bir biçimde yapma isteğim geri dönmüştü. Hatta o zamandan beri izlemeyi seçtiğim filmler, belli bir amaca yönelik olduğunu düşündüğüm filmlerdi. Miyazaki her ne kadar Japon animasyon tarihine adını altın harflerle yazdırmış olsa da, en az onun kadar değerli ve kaliteli yapımları olan başka yönetmenler de var. Bu defa keşfettiğimden bu yana gönlümü fetheden birinden bahsetmek istiyorum: Satoshi Kon. Paprika ve Perfect Blue gibi tanınan filmlerini çok geç keşfetmiş olsam da, onlar üzerine yazma konusunda hâlâ kendimden emin değilim. Haklarında ne kadar yazılırsa yazılsın, üzerine nokta koymanın zor olacağı yapımlar bunlar. Bunların yanı sıra Tokyo Godfathers ve Millenium Actress filmleri biraz daha arkada kalmış ama tek başlarına değerlendirildiğinde on numara olan yapımlar. Bu yazı serisinde de bu dört film üzerine bir şeyler karalamak istedim. Benim üzerimdeki etkileri, dikkatimi çeken noktalar ve neden izlenmeli gibi üç başlıkta toplamak istediğim bir yazı denemesine giriştim de diyebiliriz. Filmler hakkında önemli sahnelere değindiğim için filmleri izlememiş kişileri şimdiden uyarmak istiyorum. Sürprizi kaçmasın diyorsanız yazıya hiç başlamayın. Aman bana ne diyorsanız, buyrun lütfen. Filmlerin okumasını yapmak gibi bir amacımın olmadığının altını çizerken, bunu yapacak gönüllüleri de sahneye davet etmekten ve onlardan faydalanmaktan mutluluk duyarım.

1-Tokyo Godfathers (2003)

Tokyo şehrinin üç evsizi için bu Noel hiç ummadıkları bir aksiyon silsilesi içinde yeni yıla girerler. Terk edilmiş bir bebek ve bu bebeğin getirdiği mucizelerle gün yüzüne çıkan unutulmuş duyguları etrafında şekillenir her şey. Filmin ana çerçevesi aile ile kırılgan ilişkiler, şehrin kamusal mekânları hangi kurallarıyla kimi içine alır/kimleri dışarıda bırakır, aile dediğimiz yapı yeniden kurulmaya müsait mi gibi soruları sormamıza sağlar. Öte yandan Tokyo Godfathers evsizlerin kendi arasında ve evsizlerle evsiz olmayan insanlar arasındaki şiddet neyi anlatır, kent içindeki reklam panoları ne zaman dikkat çekici hale gelir ve "aileden" sayılmak kan bağı, mekân ve geçmişle ilgili midir gibi soruları da izleyiciye yönlendiriyor. 

Sorulara cevap aramadan önce, üç evsiz olarak karşımıza çıkan karakterleri tanıtmak istiyorum. Sağdan itibaren Gin-san, Miyuki ve Hana-san. Film boyunca bu üç karakterin de nasıl evsiz hale geldiklerine dair geçmişe dönük sahneler izliyoruz. Bu sahneler sonucunda evsiz olmanın bir tercih olduğunu görmüş oluyoruz aslında. Evsiz olmak, aslında evden kaçmış olmak demek bu üçü için. Bunun altında yatan en önemli sebep ise yanlış olduğun düşünülen eylemlerinin sonucunda aileden saklanmak, aileyi rahat bırakmak ve aileye karşı sorumlu hissetmek. Bu açıdan bakıldığında evsiz olmanın pek de kadersel bir anlam taşımadığı söylenebilir. Nitekim evsiz olarak kendilerini tanıtmaları ve başka insanları evsiz olduklarına dair ikna etmeye çalışmaları da bunun göstergesi bana kalırsa. Dolayısıyla evsiz olmak, acınacak ve üzülecek bir durum değil. Sadece ailelerini bırakmış olmak asıl üzücü kısım. En azından buradaki ana karakterlerimiz için geçerli durum böyle. 


Noel gecesi bulunan bebek mucizeleriyle geliyor. Birçok kez aradıkları adrese dair ipucu ya da adresin ta kendisini bulmalarını sağlıyor. Hayati kazalardan kurtarıp, ummadık kişilerle karşılaşmalarını yardımcı oluyor. Bu şekilde bebeğin şansı beraberinde getirdiğine inanıyorlar. Bebek olmasaydı belki tüm bu arama-kurtarma zahmetine girmeyeceklerdi ama bebek de onların işlerini kolaylaştırıyor. Ve hatta bebek aileleriyle tekrardan karşılaşmalarına vesile oluyor. Kısacası hikayeyi ilerleten bebeğin mucizeleri. Hikayenin dönüp dolaştığı nokta ise 3 evsiz ve bir bebekten oluşan ailenin yeniden kurulması denebilir. 

Makbul olmayan bir aile kurulabilir mi sorusunun dışında benim dikkatimi çeken eşcinsellik ve şiddet temasıydı. Hana-san trans bir kadın (en soldaki) ve siyaseten (politik) doğruculuk dediğimiz hassasiyetleri de yer yer gösteriyor. Siyaseten doğruculuğu kısaca değinmem gerekirse kişinin sözleriyle ve davranışlarıyla inançlara, kültüre, cinsiyete ve bilumum özelliklere karşı hassas olmak denebilir. Trans bir kadın olarak Hana-san'a da ne zaman "boklu herif" denilse kendisi şu cevabı verir: "Bokluyu kabul edebilirim ama herifi asla!" Bu repliğin tekrarlanması aslında benim çok hoşuma gitti. Bir nevi kamu spotu ama her seferinde bunu bir espri şeklinde yapmaları izleyicinin kolay kolay unutmayacağı bir söz haline geliyor. "Demek ki önemli" efektini uyarıyor. Gerçi bunu sadece ben de düşünmüş olabilirim. 

Eşcinsellikle ilgili olarak dikkatimi çeken bir diğer nokta da, Hana-san'a homo diye hitap etmeleri ve Hana-san'ın buna tepki göstermemesi. Mesela Hana-san kendinden travesti ve homo şeklinde bahsediyor. Aynı zamanda Gin-san ile Miyuki de ona homo diyebiliyorlar. Ancak aslında homo, transseksüelliği kapsamayan bir deyiş. Bu noktada çeviride mi bir hata var, yoksa filmde de bu şekilde mi geçiyor emin değilim. Buna rağmen ortada yanlış lanse edilen ve Hana-san'ın da kabullendiği bir sesleniş biçiminin varlığından söz edilebilir. Bu da her ne kadar siyaseten doğrucu olmaya çalışsa da Hana-san'ın ve diğerlerinin asla tam anlamıyla olamadığını gösteriyor. Kendi aralarında olmak zorunda değiller kabullenişi sezdim ben. Fakat "herif" sözcüğü her zaman için yasaklı kelime. Bu noktadan yola çıkarak kendi hayatımda da örneklerini gördüğüm bir temsille karşılaştım. Siyaseten doğruculuğa önem veren insanların kendi yakın çevresinde bunu uygulamaya gerek görmemeleri veya bunu uygulamak zorunda hissetmemeleri. Buna ben de dahil oluyorum ne yazık ki.

Film boyunca Hana-san'ın esprileri en favorilerimdi :)

Şiddet konusunda ise dikkatimi çeken iki sahne oldu. İlki Miyuki ile Gin-san'ın kendi arasındaki  kavgası. Artık yabancı değiller, aile oldukları aşikâr. Ancak Miyuki bu kavga esnasında "Babam bile bana vurmamıştı" diyerek öz babasından bahseder. Bu noktada sonradan kurulan/edinilen ailenin özden daha öteye geçemediğine yorumladım. Birbirlerini hırpalamaları aslında gerçek bir aile olmadıklarından dolayı daha yasal hâle geliyor. Çünkü Miyuki'nin evden ayrılma sebebi de babasını bıçaklamış olması. Yani yine bir şiddet türü. Ancak Miyuki yaptığından pişman olarak evden kaçarken ikinci ailesinden olan Gin-san'a karşı tekme-tokat girişmesi ondan ayrılmasına sebep olmuyor. O hâlde burada iki farklı aile kurma biçiminden bahsedilebilir. Birincisi öz ailenin kendi sınırları ve konulmamış kurallarının olması. İkincisi de sınırları kesik çizgilerle belirlenen ikinci aile biçimi. Bu ikinci aile Dilara Çalışkan'ın yüksek lisans tezini hatırlattı bana. Queer anneler ve kızları başlığıyla queer aile kurma biçiminden bahsediyordu tez. Zaten film boyunca da "şu tezi tekrar okumalıyım" hissi doğdu. 

Şiddetle ilgili olarak beni dehşete düşüren ikinci sahne de, bir parkta yaşayan yaşlı bir evsiz ile Gin-san'ın çocuklar tarafından dövülmesi. Üstelik yaşlı evsiz o anda ölüydü ve çocuklar bunun farkına varmadan onu patakladılar. Bu sırada yaşayan Gin-san ise onların dövmesine engel olmaya kalkışmadı. Elbette çocukların sayısı ve gücünden de kaynaklanıyor olabilir ama ben evsizlerin şiddet görme hakkı olduğuna dair bir izlenim aldım bu sahnede. Yani "şiddet, evsizlere karşı olunca meşru görülebilir" zihniyeti vardı bu sahnede. Çocukların bu eylemlerine temizlik işi demeleri de bunu destekler biçimdeydi. Dolayısıyla şiddetin özneler aracılığıyla  meşru hale getirildiğine dair bir eleştiri görmek, filmin önemli noktalarından biriydi benim için. 

Film hakkında konuşulacak bir sürü konu daha olsa da, son olarak reklam panolarından biraz bahsedip bitirmek istiyorum bu yazıyı. Filmdeki reklam panoları çok gerçekçi ve sanki içindeki insanlar çıkıp sizinle konuşacakmış gibi görünüyordu. Oysa çizgisel anlamda her ne kadar gerçek gibi dursa da, yansıttığı mesaj açısından sahteydi. Sürekli " mükemmel aile", "mükemmel çift", gülen gözler ve bembeyaz dişlerden oluşan çiftlerin görselleri vardı. Bu noktada ben aile yapısını sorgulayan ve yeniden üreten bir filmin temasıyla bu reklam panoları arasındaki ironiyi hatırlamak durumunda kaldım. Aslında aile kurumuna dair bir eleştiri olarak da okuyabiliriz bu panoları. Reklamlarda bize gönderilen mesaj "aile dediğin işte böyle olur" şeklindeyken, film konusu itibariyle "böyle de aile olunabilir" mesajı gönderiyordu. Bu açıdan bakıldığında filmdeki bazı figürler incelendiğinde gerçek hayata dair de önemli yorumlar getirildiğinden bahsedilebilir.

Bu film neden izlenmeli? Bu film keyif almak, düşünmek, şehir ve mekan kavramının özneyle ilişkisini sorgulamak ama en önemlisi böyle bir yapımdan mahrum kalmamak için izlenmeli bana kalırsa. Daha konuşulacak çok fazla konu var. Ancak ben söylenmesinin gerekli olduğunu düşündüklerime ve benim dikkatimi çekenlere yoğunlaştım. Diğer Satoshi Kon'un diğer filmlerinde görüşmek üzere. Şimdilik hoşça kalın!

Not: Filmi izleyen ve üzerine konuşmak isteyenleri dinlemeyi çok isterim.

Yorumlar

  1. Daha önce hiç duymamıştım bunları. Gerçi Miyazaki dışında pek kimseleri duyduğumu da sanmıyorum... Üzdü bu durum beni. En kısa zamanda Paprika ve Perfect Blue filmlerini izleyeceğim. Listeme ekledim bile *-* İzleyince yeni bir yorumla gelirim ♥

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. En kısa zamanda değil, zamana yaya yaya izle derim. :) Gerçekten sindirilmesi kolay filmler değildir. Yine de yorumlarını dört gözle bekliyor olacağım. Umarım keyif alırsın. :)

      Sil
  2. O yaşlı evsizin -üstelik yaşamıyorken- pataklanması... Daha izlemeden dehşet veriyor.
    Çok ilginç bir filme benziyor, Roro.

    Aile kavramının derinlemesine işlenmesi, reklam panoları... Anlatımın... İzlemiş kadar oldum, ama benim şu bir anda film izleme isteğim çıkagelirse, ilk izleyeceğim film bu olacak! :)

    Ve kalemine sağlık! :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İzlemiş kadar olduysan, izlerken sıkılabilirsin. :) Bu yazdıklarım bir şeyler analtabiliyorsa ne mutlu bana! Filmi izleyin demek istemiyorum, o kişinin kendi isteği olmalı. Ama anlatmaya çalıştıklarım bir şeylere temas ediyorsa, işte o zaman tamamdır. :)

      Asıl senin yorumuna sağlık sevgili N. :)

      Sil
  3. Merak ettim boş vaktim varken izleyeyim :D

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İyi seyirler dilerim şimdiden. :)

      Sil
  4. Yukarıdaki uyarıyı dikkate alıyorum. Filmleri izledikten sonra bu yazıya döneceğim. Bir ataçla tutturayım belleğime. :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu daha başlangıç sayılır. :D Biz seninle üzerine çok konuşuruz bunların,hiç acele etme o yüzden. :)

      Sil

Yorum Gönder