MİYAZAKİ GÜNLÜKLERİ

Komşum Totoro

Uzun zamandır temalı bir yazı yazmıyordum. Daha doğrusu uzun zamandır kendimden başka bir şeyle ilgilenmediğim için herhangi bir konuya dair de vakit ayırmıyordum. Ancak farkında olmadan şu bomboş günlerimde bir düzenim oluştu. Bu düzenin içinde de her gün bir filme başvurma alışkanlığı kendine yer buldu. Tabii ki bu, sahur vaktine kadar rehavet çökmemesi için bir arayışın sonucu olarak doğdu ilkin. Sonra da sonunu getirmek adına iradenin ve keyif düşkünlüğünün neticesi olarak son buldu. Aslında iyi ki de olmuş diyorum. Çünkü bir daha bu kadar boş vakit bulup da böyle zevk alarak film izleyebilir miyim, hiç bilmiyorum. Peki ne oldu tam olarak? Şöyle anlatayım.

Genel olarak zor film seçen, seçtiğim zaman da beğenmezsem kolay vazgeçen ve filmin başına oturmayı uzun soluklu bir iş olarak gören biriyim. Dolayısıyla bir serinin kendi kendine başlamış olması benim daha objektif olmamı ve beklentimin de aynı oranda düşük olmasını sağlıyor. Filmleri de gelişigüzel, önceden bir fikrim olmayarak seçtim. Belki de bu yüzden hiçbirinden pişman olmamakla birlikte, hiçbirine karşı da önceden beslediğim bir sempati oluşmamıştı. Yine de Miyazakileri saygıyla andım ve ramazanın kolay geçmesini sağladıkları için onların duacısı oldum. Sevgili Miyazaki, sen beni teravih sonrasında çöken miskinlikten kurtardın; Allah da seni kurtarsın. Amin!

Son olarak, "Neden Miyazaki?" sorusu bence değerli ve önemli. Bana bu fikri aşılayan Lazy Otter'ın kendisi oldu. Bundan üç yıl önce Lazy ve bloğu ile tanıştım. Aynı zamanda filmlerin gücünü onun yazılarıyla hatırladım. Bunun yanında Miyazaki diye bir adamın varlığını, yaptığı işleri ve bu işlerin karmaşık olmasına rağmen ne kadar da kıymetli olduğunu öğrendim. Hatta bunu şu yazıyla anladım. Bu yazıdan sonra Ruhların Kaçışı (2001) ve Rüzgar Yükseliyor (2013) filmlerini izlemiştim. Bu iki filmden de çok etkilendim. Bu filmleri ilk defa izlediğim için kendime kızmış ve film seyircisi olarak seçici olmamda destek bulmuştum. Belki de bu yüzden birkaç seneden beri daha az film izler ama her izlediğimden de az çok memnun kalır oldum. Bu durum yediğim yemekten, okuduğum kitaba ve hatta tanımak istediğim insanlara kadar uzandı. Dolayısıyla Lazy'ye teşekkürlerimi sunarken aynı zamanda bir de selam çakıyorum. Bloğuma ilham olan ve geleceğime yön veren iki kişiden bir tanesi odur.

Lafı gereğinden çok uzattığıma göre izlediğim filmlere geçebilirim artık. Bu yazının çok uzun olmasını istemiyordum ama her temalı yazım gibi onun da sonu uzayacak anlaşılan. Yine de filmler hakkında bilgi vermeyip yalnızca görüşlerimi ve filmden kareler paylaşarak devam edeceğim. Umarım fazla sıkıcı olmaz.

1. Gün: Komşum Totoro -1988

Bu filmin en azından bir sahnesine denk gelmeyeni öldürüyorlar sanırım. Benim karşılaşmam tumblr'da oldu ama tumblr kullandığım zamanlarda pek önemsememiştim doğrusu. Sadece ismi aklımda kalmıştı. Fakat oturup da kimin filmi, film neden bahsediyor, neden bu kadar popüler diye hiç araştırma yapmamıştım. Daha ilk sahnesiyle keyif veren bir film olduğunu anladım ve o anda yine bir şeylere geç kaldığımı da anladım.

Film çok hızlı bir giriş yapıyor. Bu anlamda bana Ruhların Kaçışı filmini anımsattı. Ancak Ruhların Kaçışı' ndan  en çok ayrılan yönü daha kısa bir hikayesi olması bence. Ne ara filme oturdum, ne ara film bitti; hiç anlamadım. Bu anlamda sürükleyiciliği on numara ancak bu kadar hızlı giriş yapan filmlerin akıbeti kimi zaman doymamışlık hissini de veriyor. Açıkçası filmin sonunda kafamda birkaç soru işareti kaldı ama sanıyorum ki, o soru işaretleri aynı zamanda filmin bu kadar tutulmasını da sağladı. Aynı zamanda epey eski bir film olmasına rağmen çizimlerini pek sevdim. Miyazaki'nin birçok filmi zaten çizim açısından birbirine benzer ancak benim için çizim yönünden öne çıkanlardan bir tanesi bu film. Diğerini ise sırası gelince söyleyeceğim.


2. Gün: Prenses Mononoke- 1997


İşte prensesimiz. Ama benim için daha ilgi çekici karakterlerin olduğunu itiraf etmeliyim.

Adapte olmam biraz zor oldu açıkçası bu filme. Konusu bakımından alışık olmadığım ve jetonumun geç düştüğü filmlerden bir tanesiydi. Açıkçası ilerlemem de diğerlerine nazaran biraz zordu. Sık sık çizimlerin bana ne kadar tuhaf geldiğini düşündüm. Ancak bütün bunlar benim bilim kurguya karşı mesafeli oluşumdan kaynaklanıyor. Şimdi bana "Ee, Miyazaki dediğin nedir ki?" diye soracaklar olabilir. Elbette haklılar da. Ama benim demek istediğim bambaşka bir evrenin içine cumburlop diye atladığımız bir filmle hemencecik öğrenmenin zor olduğu. Bu açıdan biraz zihnimi zorlamam gerekiyor ve bunun yerine filmi bırakmayı yeğliyorum genelde. Fakat bu defa öyle bir şey yapmadım. Israrla filmi izlemeye devam ettim. Sonuç, elbette tatmin ediciydi. Sonunu merakla beklediğim, bol aksiyonlu ve sürprizli bir film çıktı. Filmin yarısına kadar burun kıvırdığım çizimleri, filmin ikinci yarısında beni epey içine çekti. Özellikle de fantastik karakterlerin çizimine hayran kaldım. Ama bu film için hepsinden önce, beni mutlu ettiğini ve bir şekilde kendi hayat döngümü hatırlattığını söylemeliyim.

Adının Prenses Mononoke olması da Lazy sayesinde taşları oturtmamı sağladı. Onun yazısını okumamış olsaydım, "bu filmin adı çok yanlış olmuş yeaa" deyip eleştiriverirdim hemen. Ancak altıncı günün sonunda diyebilirim ki, bu filmlerin ortak noktası olması sadece bir şey. Taşıdığı anlamlar ise birçok şey. Ve asıl bu anlamlara ulaşmaya çalışmak eğlenceli olmalı. Bundan sonra önceden izlediğim Miyazaki filmlerini yeniden izleyecek olursam, tek amacım bu anlamlara ulaşmak olur. Çünkü bu gerçekten de çok keyifli olacağa benziyor. Lazy'nin yazısında bende en çok uyandırdığı his buydu.

3. Gün: Tepedeki Ev- 2011

Tek kelimeyle Miyazaki günlükleri serisinin favorisiydi. Nedenini tahmin etmek zor değil, içinde benim sevdiğim türden bir romantizm barındırması elbette. Nedenini bu kadar basite indirgemek biraz sorumsuzca kalabilir. Fakat Tepedeki Ev'i izlememiş olsaydım, favorimi seçmek epey zor olacaktı. Bunun sebebi hepsini çok beğenmiş olmam filan değil. Doğruya doğru, bir daha izlemek istemeyeceklerim var içinde. Ama bunun tek nedeni, onlardan yeteri kadar beslendiğimi düşündüğüm için. Yoksa sevmediğimden ya da iyi olmadıkları için değil kesinlikle.

miyazaki
Böyle çizimler benim kalbimi fethediyor!

Tepedeki Ev, benim için diğerlerinden romantizm yönüyle öne çıkmış olsa da aslında kurgusu bakımından da benim kendimi daha yakın hissettiğim bir konumda. Bir kere fantastik öğeler yok ve her daim izlemekten keyif aldığımız ideal bir lise çevresinde dönüyor konu. Ancak konusuna lise deyip geçmek büyük haksızlık olur. Kişilerin başkalarının hayatlarına fazlasıyla dokunan bir hikaye örgüsü var, bu ise izlemeyi daha da çok sevdiğim bir hikaye. Bunun dışında düzeni, bozuk olsa dahi, bu düzenin ne şartlar altında bozulduğunu ve nasıl yeniden kurulduğunu izlemeyi sevdiğim için de beni içine çekti. İzledikten sonra bunları yazıyor olabilirim ama izlerken beğendiğimi en çok anladığım film de bu oldu. Mesela sonu şu anki halinden farklı bir şekilde bitseydi de, yine en çok bu filmi severdim. Neden daha önce izlemediğimi ise çok iyi biliyorum. Filmin afişi romantizm diye bağırdığı için izlemeyi sürekli reddettiğim nadir ödüllü filmlerdendir. Bunu derken animasyon türünden bahsediyorum, yoksa her ödüllü filmi izleyecek heves yok bende. Ha bir de, bu filmin bildiğimiz Hayao Miyazaki değil de, Goro Miyazaki yani Jr. Miyazaki tarafından yönetilmiş olduğunu bilmek de beni epey mutlu etti. Çünkü bu filmin genel Miyazaki filmlerinin havasından ayrılan epey bir yanı var. Bunların dışında şimdi hatırladım da, Summer Wars filminin ruhunu da epey barındırıyor bana kalırsa. Bu film hakkında yorumlarımı okumak isterseniz de, şöyle buyrun. Hatta Miyazaki dışında da animasyon film camiasının ne kadar iyi olduğunu gösteren kaliteli bir yapım izlemek için doğrudan filme koşun.


tepedeki ev
Mesela Summer Wars'ta buna çok benzer bir sahne var. Yine aynı sahne olması ikisinin de aynı öneme sahip olduğunu göstermiyor gerçi. 

4. Gün: Yürüyen Şato- 2004

Birçok kişi bana bu filmin hakkını yediğimi söyleyecektir. Açıkçası ben de biraz öyle düşünüyorum. Muhtemelen bu filmin hakkını yiyorum ancak filmi izlerken sürekli yerine oturmayan taşları düşündüm. Sonunu nasıl toparladıkları ve oradan oraya koşuşturup duran karakterlerin istikrarsızlığı beni biraz bu filme acımasız davranmaya itti. Fakat yanlış anlaşılmasın. Muhtemelen ben tam anlamadığım için ağır eleştiriyor olabilirim. Çünkü çizimleri ve filmin girişine bayıldım. Sonundan pek hazzetmemiş olabilirim, benim için çok hızlı ve anlaşılmazdı. Buna rağmen konusu, en kötü karakterin bile sempatik olması ve çizimlerin esnekliğini bu filmde de çok sevdim. Benden Miyazaki fanı olmaz ama sıkı bir takipçisi olabilir diye düşünüyorum. Bu kadar çok eleştirip yine de vazgeçemeyenlerden.

Howl
Korkuluk epey sempatikti bence. :)

Bir de bu film bana biraz uzun geldi. Süresi olarak değil, konuyu uzatması bakımından. Gerçi yine de filmin ilerleyişi muhtemelen diğerlerinden daha uzun değildi. Ancak birçok açık noktanın seyirciyi doyurması diğerlerine nazaran daha vakit aldı bu filmde. Bunların dışında karakterlerinin sempatikliğine laf arasında değindim ama bence en çok bu yönüyle kitlelerin gönlünü kazandı. Konusu çabuk anlaşılır olmayabilir ancak karakterleri çok duygusal. Hem de hepsi! Böyle olunca ayran gönüllüler bu filmi baş tacı etmiş olabilir. Yine de, bu durum, bir film için daima önemlidir zaten. Bu yönüyle gönüllere taht kurmasında hiçbir sorun yok kısacası.

Miyazaki
Ayrıca çok güzel replikler de vardı. Sırf bu yönüyle bile çok cazip bir film.


5. Gün: Küçük Deniz Kızı Ponyo- 2008

Eh, madem sabahtan beri açık açık her şeyi ortaya döküyorum, o zaman izlemekte en zorlandığım filmi de söyleyeyim. Ne yazık ki bu film Küçük Deniz Kızı Ponyo oldu. Üzgünüm ama deniz kızları hoşgöremeyeceğim kadar fantastik ve ben onların bu kadar sevimli görünmesine bir türlü alışamadım film boyunca. Hâl böyle olunca "Bu film nereye gidecek acaba?" diye kendimi izlemek için biraz zorladım. Sanırım bu filmin benim açımdan tek handikapı buydu: aşırı şirin ve fantastik olması. Ancak izledim mi? Sonunu getirebildim mi? Evet. O zaman o kadar da yerden yere vurduğum gibi değildir. Filmlerden çok kolay vazgeçen biri için, pişman olmamaya çalışırım genelde. Ponyo kesinlikle pişman olduğum bir film değildi. Hatta ilk yarısını çok sevdim. Çok iyi anladım ve izlerken merak ettim. Ancak ikinci yarısında bir sürü karakterin ortaya çıkması bana filmi uzatıyorlarmış hissi verdi. Yine de tüm arabalı sahnelere, dalgaların asker gibi saldırmasına ve iki çocuğun birlikte olduğu her kareye bayıldım. En çok onların şapşiklği için izledim diyebilirim. Yine de bir daha izleyemem galiba. Ben bu kadar şirinlik görmek için fazla yaşlıyım. :(

Bu sahneyi hatırlayınca çizimlerini yeniden takdir ettim.

6. Gün: Rüzgarlı Vadi- 1984

Miyazaki Günlükleri'nin son filmine geldik. Öncelikle ufak bir bilgilendirme yapayım. İlk beş filmi beş günde izledim. Ancak son filmi dört gün ara vererek izledim. Bunda araya başka bir seri girmiş olması ve Miyazaki filmlerini kendi içinde karıştırmamak için biraz uzak durmak istemem sebep oldu. Bir de, hangi filmi seçeceğim konusunda acayip kararsız kalmıştım. En çok Kiki'den bahsediliyordu ama üst üste şirinlik izlersem Kiki'nin hakkını veremem diye düşündüm. Sonra bu filmi buldum ve yorumlarda "Miyazaki'nin en iyi filmi değil" gibi bir yorum okuyunca merak ettim. Evet, böyle yorumlar meraklanmamı sağlıyor. Ne tuhaf, değil mi?

Diğerlerine nazaran daha eski çizimlere sahipti Rüzgarlı Vadi. Ancak bu durum filme daha çok yakışmış. Çizimlerinden ziyade konusu ve kurgusuyla ön plana çıkıyordu.

Filmin birkaç sahnesinde ağlamamı engelleyemedim. Romantizm yüzünden mi? Hayır. Öyle bir şey yoktu bile. Şefkatti beni ağlatan. Diğer filmler kadar şefkatle ölümü bir arada gösteriyordu aslında ama bu filmin başına zar zor oturup da böyle bir gelişme hiç beklemiyordum. Filmin sonunda ise beni çok tatmin etti, beklemediğim bir performansı vardı. Yine de Prenses Mononoke ile çok benzer olduğunu söyleyebilirim. İkisi arasında bir seçim yapamam, çünkü birbirlerine çok benziyorlar. Doğayla iç içelik, düşmanın dosta dönüşmesi, sıra dışı bir uzlaşma ve savaşma yöntemleri bakımından resmen birbirleri ile boy ölçüşüyorlar. Ancak onda romantizm olup bunda olmaması bu filmi biraz gerilere sürüklemiş popülerlik bakımından. Oysa ben ikisini de kendi içlerinde başarılı ve değerli buldum. Hatta karşılaştırarak izlemek acayip keyifli olur!

Sonuç olarak Miyazakilere doyduğum güzel bir altı gündü. Yedinci güne dinlenmek düşer. Enlerimi belirlemek benim için hiç kolay değildi. Ancak yazıda bahsettiğim birkaç noktayı havada bırakmamak adına şunlara değinmeden geçmemeliyim. Çizimlerini en sevdiğim Prenses Mononoke oldu. Önce sövdüm, sonra sevdim.  Hikayesini en sevdiğim Tepedeki Ev. Bıraktığı tadı en sevdiğim Komşum Totoro. En acıklı olduğunu düşündüğüm Rüzgarlı Vadi. En masalsı olduğunu düşündüğüm Küçük Deniz Kızı Ponyo ve tekrar izlemek isteyeceğim Yürüyen Şato. Tepedeki Ev'i bir kenara koyarsak, bu filmlerin ortak yönlerini saymak ve bu anlamlara işaret etmek de istiyordum aslında. Ancak şu an için yazı çok uzadı. Bunu bir başka Miyazaki konulu yazıya bırakıyorum bu yüzden. Ancak bu seriyi bir kenara bırakırsam, hala en favori Miyazaki filmimin Ruhların Kaçışı olduğunu dile getirmek istiyorum.

NOT: Allah'tan enleri belirlemenin zor olduğunu söyledim. :)

Öyleyse şimdilik hoşça kalın!

Howl's moving castle




Yorumlar

  1. İçlerinden ne yazık ki sadece Tepedeki Ev'i izledim. Yazınızı okuyunca, geride kalan filmleri izlememekle ne kadar çok şey kaçırdığımı fark ettim. En kısa zamanda, fırsat bulursam, izlemeye başlayacağım.
    Kaleminize sağlık, efendim! :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ama siz zaten zirveden başlamışsınız izlemeye. :) En iyisi benim önerileri bırakın ya da beklentiyi aşağıya çekin. Hayal kırıklığına uğramanızı istemem.
      Değerli yorumunuz için teşekkür edeirm. :)

      Sil
  2. yürüten şato ve ruhların kaçısını izledim ki anime tutkumda böylece başlamış oldu... belki şimdi bir miyazaki daha izleme zamanın gelmiştir.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. En güzellerinden başlamışsınız siz de. Ancak onları sevdiyseniz diğerleri de yüzünüzü kara çıkartmayacaktır bence. :) Yorumunuz için çok teşekkür ederim.

      Sil
  3. Ben de ilk başına oturmam da çok zorlanmıştım Prenses Monomoke'yi izlerken. Hatta keyfini ikinci izleyişimde çıkardım diyebilirim. Ponyo ve Totoro benim için izlemesi en kolay olan oldu açıkçası. Yazdığım yaznının sende Hayao Miyazaki filmleri izletme isteği uyandırmasına çok sevindim. Ben sadece çizimler, hikaye değil aynı zamanda müziklerine de aşığım tüm filmlerin bu arada. :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aa bak ondan bahsetmeyi unutmuşum. Ben bir haftadır güne hep ghibli stüdyonun müziklerini dinleyerek başlıyorum. İstisnasız her sabah bir yarım saat dinliyorum. Aşırı iyi geliyor ve çok da özgünler. Hatırlattığın için çok sağol. :) Ayrıca o yazı bir harikaydı bence. :)

      Sil
  4. Ben Ruhların Kaçışı ve Ponyo'yu izlemiştim. Hatta Ponyo'yu anime ne bilmezken televizyonda izlemiştim. Bir bayram günüydü. Hem sevmiştim hem de çok anlamamıştım. O zamanlar daha çocuktum (sanki şimdi büyüdü). Ama anime dünyasını keşfettikten sonra da sadece Ruhların Kaçışı'nı merak ettim. Diğer filmler tumblrda bir sürü gif görmeme rağmen ilgimi çekmedi. Ama bu yazıdan sonra bir parça ilgimi çektiler. Bir gün yeniden bir şeyler izlemeye başlarsam izleyeceğim bu filmleri. ^^

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben açıkçası biraz Miyazaki'ye dair kültürüm gelişsin diye de ondan seçtim. Ama bir şeyler izleyeceğin vakit gelirse, sadece Miyazakilere odaklanmadan da seçim yapmanı tavsiye ederim. Çünkü birçoğu aynı mesajı veriyor. Ama Ruhların Kaçışı'nı sevdiysen Yürüyen Şato ve Totoro'yu kaçırma derim. :)

      Sil

Yorum Gönder