PEKİ HANGİSİYİM? YA DA HİÇBİRİ DEĞİLİM!

hikigaya

Bir virgülün ardından cümlenin sonuna en fazla ne gelebilir? Nokta? Soru işareti? Ünlem?

Bu yazı virgülün ardından gelen noktalı virgül, üç nokta ve sessiz ünlemlere gelsin o zaman.

Nefret etme yetisine sahip olmayan biri olarak, sevme kabiliyetine de aynı oranda çok fazla sahip olduğumu düşünmüyorum. Hatta ikisinin doğru orantıya sahip olduğunu da iddia edebilirim kendi gerekçelerimle. Buna karşılık, sevdiğim insanları da benden yana sevgiye muhtaç bıraktığımı nadiren de olsa düşünürüm. Düşündükçe de harekete geçip "Bir günaydın mesajı atayım", "Şu şarkıyı ona göndereyim yatmadan önce" ya da en kötü, onu unutmadığımı belli edecek türde bir arayışa girerim. Kısacası durup dururken "Merak ettim seni, iyi misin? Nasılsın? Neler yapıyorsun? Anlat bakalım" gibi cümleleri sıralamam pek. Veyahut durup dururken onu sevdiğimi sözcüklere de dökmem. Bir şekilde onun yanımda olduğumu hissettiririm ve bunun da kendi çapımda yeterli olduğunu düşünürüm. Ancak benim bu pembeye kaçan hayallerim birçokları için gri düzeyinde kalabilir. Bu noktada söyleyebileceğim tek şey, zaten griyi pembeden daha çok sevdiğimdir.

İnsanların ne düşündüğünü umursamadan yaşamak olanıksıza yakın zorlukta sanırım. Burada insanlar derken yabancılar veya hayatınızda olmayan kişilerden bahsetmiyorum. Siz de dahil olmak üzere görünüşte insan sıfatı taşıyan herkes adına kullanıyorum. Yani buna dostunuz, aile bireyleriniz ve otobüste hiçbir zaman selam vermediğiniz şoför bey de dahil. Bu şekilde kendi davranışlarınızı tarttığınızda doğrusunu söyleyebilmek de zorlaşıyor. Kimi zaman yoldan geçerken gülümsediğimiz için "ne güleryüzlü insan" deniliyoruz, kimi zaman da arkadaşımızın beklentisini karşılayamadığımız için "benimle uğraşmak istemiyor demek ki" düşüncesiyle anılıyoruz. Bunun bir sonu yok. İnsanlar çok düşünüyor ya da çok yargılıyor. Genelde nadiren kafa yoruyorlar ama pekâlâ da düşünce kapasitelerini zorlamayıp kesin yargılara varıyorlar. İnsanlar dedim yine, ben de varım işin içinde. Ancak bize yapılanlar daha çok umurumuzda oluyor. Oysa kendi yaptıklarımızı ölçmek kendi özgüvenimizi(!) sarsacağı için hep geri planda kalıyor.

Aslında dün çok garip iki olayla yaşantımda önemli bir duruma şahit olma fırsatını elde ettiğimi düşünüyorum. İki arkadaşımdan çok zıt görüşlerde etki aldım. Biri ona sevgi göstermediğim ve onunla uğraşmak istemediğim gerekçesiyle onu arayıp sormadığımdan şikayet etti. Diğeri de zor zamanlarında yanında olduğum ve ona yardımcı olduğum için teşekkür etti. İlkine V, ikincisine Ş diyelim ve müsaadenizle olayı özetlemek istiyorum.

V, ikinci dereceden en yakın dostum. Yaklaşık bir aydır kendisiyle doğru düzgün konuşamadığım ve zor zamanlar geçirdiğini bildiğim biri. Bana dertlerini anlatmak onun gururunu zedelediği için başına neler geldiğini anlatmak istemedi. Ben de oluruna bıraktım ve sadece önceden onu ne kadar arıyorsam, yine o kadar aramaya devam ettim. Ne eksik, ne fazla. Son konuşmamızda ise evlilik haberini öğrendiğim için aradım. Onu buna benim mecbur ettiğimi ve evlendikten sonra eşi benimle sırf inancım yüzünden görüşmek istemediği için kendisi de görüşmeyeceğini belirtti. "O böyle istiyor" gibi bir cevabın mantıklı olduğunu düşünmem pek mümkün değil ne yazık ki. Bunu ona söylemedim. Ancak kendisine beni ne kadar üzdüğünü ve ona olan ilgisizliğimi yanlış yorumladığını da açıklayamadım. Çünkü bu konuları açıklamada iyi değilimdir. Benim için doğru olan şeyin, onun için bir kusur ve kabahat olmasına karşılık mantıklarımızın paralel çalışmadığını anlamaktan başka bir şey yapamadım. Diyebildiğim tek şey "Haklısın" oldu.

Ş, son bir yıldır tanıdığım ve hayat biçimlerimizin farklı ancak hayata bakışımızın aynı olduğu bir arkadaşım. Son bir ayda, on beş gün kendisini görmedim çünkü üç tane cenazesi olmuş ve benim bundan haberim olmamıştı. Okula geldiğinden bana ders arasında tek cümleyle anlattı. Başsağlığı dilerkenki aczi yetim beni mahvetti. Ancak o bunu fark etmiş olacak ki, dersle ilgili sorular sorarak duruma el attı. Birkaç gün önce ateşler içinde beni arayıp yardımımı istedi. Daha yakın arkadaşlarının olup olmaması umurumda değildi o anda, yardımı benden istemiş olması bile benim için yeterliydi. Elimden geleni yaptım. Aynı dersten final ödevimiz varken 48 saat boyunca benimle yatıp kalktı. Bu, benim içimi daraltacak bir davranış olsa da, aynı zamanda ayakta durmamı da sağladı. Her şeyin sonunda bana ettiği teşekkürlerin fazla olduğunu ve o kadarını hakketmediğimi düşündüm. Çünkü öyleydi. Ama o bana minnettardı.

Çok üstünkörü anlattım ve başrollerde yer aldığım için hep kendi açımdan anlattım. Objektif olmadığımı kabul ediyorum. Ama içimde geçenleri bir kenara koyamadığım için başrolünde oynadığım olayları hiçbir zaman objektif anlatabileceğimi de sanmıyorum. Belki de olaylara yanlış yerden yorum getiriyorum. Ancak her iki olaya gelişigüzel bakacak olursam, en büyük farkın şu olduğunu söyleyebilirim kendi açımdan: Biri zayıf olduğu zaman bunu bana söylemekte bir sorun görmedi. Diğeri ise bunu benden sakladı. Ancak her ikisinin sonunda da ben sorumlu oldum; birinde takdir görerek, diğerinde suçlu bulunarak.

Kendime karşı beklentilerimi bir kenara koyarsam, beklentilerle aramın hiç iyi olmadığını söyleyebilirim. Bana iyilik yapan kişi babam bile olsa, bunun lütuf olduğunu düşünürüm. Baba olmasının gerektirdiği bir sorumluluk olarak göremem. Sıfatı ne olursa olsun, insanların o sözde sorumlulukları yerine getirme veya yerine getirmeme konusunda seçim hakları vardır. Böyle bir seçim hakkına da saygı duyarım. Zorunlu hissetmek gibi bağlayıcı bir duyguya sahip olmalarını istemem.

Dediğim gibi, bu, virgülden sonra gelen bir yazıydı. Bir nevi olayların sıcağında yazdığım ve gecemi uykusuz, gündüzümü akılsız bırakan bir durumdu. Kimseyi suçlamıyorum, kendimi de. Suçlamak kelimesini kullanmaktan ziyade, her iki taraf için de şartların zor olduğunu kabul ediyorum. Ne bilmediğim problemlerden dolayı birinin yanında olabilirim, ne de o bilmediğim problemleri anlayabilirim. Çünkü bilmiyorum. Bana söylenmedi. Ve belki de bu sözler kulağa anlamsız geliyor olabilir ama yardım elimi iten ve yardım eli isteyen iki kişinin beni bu kadar kolay yargılamasına hiçbir zaman alışamayacağım galiba.

Not: Yazı boyunca o kadar çok "ben" ve "benim" kullanıp birinci tekil şahısla biten yüklemli cümleler kurduğum için çok rahatsız oldum. Kendimden bahsettiğimi bas bas bağırırken kulağa itici de geldiğinin farkındayım. Bunun için üzgünüm.

Yorumlar

  1. Estafurullah Miya-san. Öncelikle; yazını hiç o gözle okumadım, ve açıkçası şunu demeden de edemeyeceğim, şahsen yazının sonunu okuduğumda 'bunu çok yapıyorum, bilhassa yorumlarda; 'acaba Miya-san yahut başka bir blogger arkadaşım derdini, düşüncelerini o yazıya döküp, bunu paylaşmaktan çekinmezken, burada birincil şahıstan bir yorum yazarak bencillik mi ediyorum?' dedim. Eğer ediyorsam bunu belirtmeni isterim, çünkü içim rahat etmez. Bunu demem de ki maksat samimiyetine güvenmem.
    Diğer bir konu olarak; her çeşit insan var emin ol, kimileri seni onu tanıdığını düşünerek başından geçeni anlatmayıp üstüne duvar örebiliyor. -birinci elden tecrübe ettiğimden diyorum- Buna ister kişilik de, ister de düşünce yapısı ile alakalı de... Yine de insan kendisini stargate'de ki geçitlerden birisinden geçip, başka bir boyutta gibi hissediyor. Vede sakın üzgün olma, yahut bu şekilde düşünme, nitekim burası senden bir parça olduğundan senden gelenleri barındırması doğal.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yorumlarda kişisel düşünceleri ya da tecrübeleri okumayı kendimle kıyaslama fırsatı da bulduğum için seviyorum aslında. Benimle aynı ya da tamamen farklı olsuni hiç önemli değil bu düşünceler ya da tecrübeler, çünkü bir noktada yalnız olmadığımın farkına varıyorum. Aslında ben de aynıyım, diye düşünüyorum. O yüzden bencillik değil bu, dediğin gibi, samimiyetten ileri geliyor.
      Şu duvar örme meselesi beni gerçekten üzüyor ama dediklerinde haklısın. Düşünce yapımızın farklı olması yollarımızı da ayırıyor sanırım. Ve bazen kimin için daha fazla çabalayacağıma, kimin için de bunun gereksiz olacağına karar vermek o kadar da zor olmuyor...
      Sanırım bu yorumdan sonra artık kendimle ilgili daha da çok şey paylaşabilirim. :))

      Sil
  2. Bence güzel ve uyarıcı bir yazı olmuş blogdaşım. Feyz aldık diyebilirim. İnsan fikrini, duygusunu ve davranışalrını birer tecrübe olarak biz takipçilere yansıtmalı ki, birbirimize de merhem olalım. Eksik tarafımız çok ve birbirimizi tamamlayalım.
    .....
    "Yaratıalnı severim yaratandan ötürü" diye bir söz vardır. Sevmeye içgüdüsel olarak meyilliyizdir. Fakat bazen de sevmek için zorlanırız ve çekincelerimizi koyarız ortaya. İnsan sevdiği zaman susarak da çok şeyler ifade edebilir zaman zaman. Favoru rengim mordur benim desem doğru söylemiş olurum. Kırmızının ve mavinin birleşimi.
    .....
    İnsan kendi kendini eleştirebilmeli. Özgüven kendini eleştirdikçe ve sorguladıkça gelişir çünkü. Özgüven sahibi insan ilerisini gerisini düşünmez. Onun için ilerisi de gerisi de düz bir mantıktır ki içinde doru ve dürüstlüğü barındırır. Siyaset yapmaz ve ikiyüzlülük çukuruna düşmez.
    .....
    Dostluklar kibiri, gururu ortadan kaldırır. Yerine mütevazi olmayı, samimiyet duygusunu getirir ki bu da dostlar arasındaki muhabbeti ve ünsiyeti arttırır. Dostlar birbirinin hatasını aramaz, sadece birbiri için ben ne yapabilirim düşüncesi içinde darda olduklarınad yanında olduğunu hissettirir vesselam.


    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Herbir paragrafınızdan öyle çok şey öğrendim ki... Sevmenin içgüdüsel olduğunu aslında unuttuğumu fark ettim. Zorla güzellik olmayacağını ve içimden gelmiyorsa bu noktada bırakmam gerektiğini de görmüş oldum. Özgüven konusunda hep büyüme çağında sahip olunan bir şey olduğuna inanırdık ama aslında sonradan da geliştirebildiğimiz ve tamamen insanın kendi iç dünyasıyla ilgili bir durum olduğunu da, sizin sözler sayesinde fark ettim. Belki de bildiğimama geri planda unuttuğum şeylerdi. Ama en önemlisi dostlukla ilgili sözleriniz. Çok teşekkür ederim, gerçekten önümü görmemde yolumu açtınız.

      Sil
  3. bir arkadaşlığı daha gerçek ve uzun soluklu kılanın "biri zayıf olduğu zaman bunu bana söylemekte bir sorun görmedi. diğeri ise bunu benden sakladı." cümlelerinde saklı olduğunu düşünüyorum. yakın hissettiğim ve daha yakın olabileceğimizi düşündüğüm insanlara kalbimi açarım, özel bir derdi anlatmak gibi. bazen ilk karşımdaki yapar bunu bazen de benim yapmam gerektiğini düşünürüm. asıl olay bundan sonra başlıyor, sen kendi kalbini karşındakine açacak mısın ya da o sana açacak mı? bazı insanların karakterinde bu yok, benim karakterimde de bunu kabullenmek yok sanırım. karşımdaki ısrarla kendini kapalı tutmaya devam ettiğinde benim aramızdaki ilişkiye olan inancım sarsılıyor. iki insanın arasındaki ilişkini en temelinde paylaşmak yattığına inanıyorum çünkü, karakterimize uymasa bile bunu yapabilmek.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet, aslında karakter bir noktada engel de olabiliyor, o engelleri de kaldırabilmek de. Sanırı arkadaşlıktan dostluğa geçişte de bu engelin nereye konulduğu belirliyor birçok şeyi. Zaten kendimiz için bile bunu bir kenara koymak bu kadar mühim bir şeyken, bunu karşılıklı iki kişinin yapabiliyor olması aşk gibi bir şey olmalı. Nadir bulunan, zor ve imkansıza yakın. Ama bulunduğunda da kolay vazgeçilmemeli, olsa gerek diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.

      Sil

Yorum Gönder