GERÇEKTEN ÇOK GEREKSİZ BİR YAZI


Bana mı öyle geliyor yoksa blogger alemine bir şeyler mi oldu? Takip ettiğim çoğu bloğun aktif olmayışı beni de pasifleştirdi. Hem de öyle tahmin edildiği gibi yazma eylemi üzerinden değil. Resmen içim daraldı, ruhum kısaldı ve "yazmanın bir anlamı var mı?" dedirtiyor. Bunun okunmayla bir alakası yok, ben hala eskisi kadar okunmuyorum ve halimden de çok memnunum. Sanırım yazma fikrini bana cazip kılan insanlar, bu camiadan uzak kaldığı için bende böyle bir hâl zuhur etti. Olsun varsın, biraz da melankolik takılalım bari.

Elbette buna üzülüyor olsam da kendimi de bu bilinmez kuyunun karanlığına gömmek istemiyorum (bkz. egoist tavırlar). Birileri çıkıp da "onlar yazmazken senin elin nasıl klavyeye gidiyor?!" diye çığırtkanlık yapmasın lütfen. Ben yazmak ve bunu sürdürmek istiyorum. Yazacağım arkadaş! Onlar ilham oldu, ben de onlara minnettar. Ama bu ilişki platonikten öte "sana aşkım extra large" şeklinde devam etmeli.

Nereye girdim ben böyle, diyenlere söylüyorum: İçimdeki yabaniyi saldım iki dakika, lütfen sakin olun.

Uzun zamandır yazmam gerektiğini düşündüklerimi yazıyor ama içimdeki fırtınaları buraya pek aktarmıyordum. Daha doğrusu o fırtına yaşanırken değil de; yaşandıktan ve etraf durulduktan sonra birkaç cümleyle bahsedip geçiyordum. Fakat ben o fırtınalı hâllerimi daha sonradan okumayı çok seviyorum. Dolayısıyla bu yazı da onun gibi bir şeye dönüşebilir.

Yokluğumda şunu tecrübe ettim. İnsan kendine ayırdığı vakitlerde aktif bir eylem içine girmiyorsa, o vaktin boşa geçme ihtimali yüksek. Mesela bir saat ödevimle haşır neşir olduktan ve kafamın patladığını hissettikten sonra genelde youtube'u açıp "biraz dinleneyim" moduna giriyorum. Sonra tabii ki youtube'tan çıkamadığım için ödev saatler sonrasına sarkıyor. Oysa ki şu anda da ödevimi yaparken bir ara vereyim dedim ve bu blog yazısını yazmaya başladım. İyi ki de yaptım, çünkü aslında bir yerde bu benim dinlenme ama aynı zamanda keyif duyduğum bir vakit oldu. Zaten snapchat dışında bir sosyal medyaya sahip olmayışım medyayla olan ilişkimi kısıtlasa da, sağ olsun ki youtube o açığı bir hayli kapatıyordu. Sanırım artık youtube'a kota sınırlaması koyma vakti geldi. Vaktimi acayip yemesini geçtim, izlediğim videoların içindeymişim gibi şizofrenik hareketler de sergilemeye başladım. Durumum daha da vahim olmadan şu mereti bırakayım en iyisi.

Youtube'a veda ederken yeni bir çelınc serisine de hoş geldin demek istiyorum. Hayatımdan bazı aksiyonları(!) çıkartacağım zaman yerine yenilerini eklemeyi seviyorum sanırım. Ya da eklemezsem eksik kalırım, diye düşünüyor da olabilirim. Neyse, bu çok gereksiz sinirsel detayları bir kenara bırakalım. Çelınc serisi diyordum. Seri kelimesini de hiç kullanmamıştım, yani buradan bir nem kapmanızı rica ediyorum. Çünkü bu seri kelimesini boşuna kullanmadım. Kendime çok fena mazoşist fikirler ürettim yokluğumda.

Bu serinin içeriğini aktarmadan önce (aslında zaten onu bu yazıda yapmayacağım, çünkü bu bir çelınc yazısı değil [bu arkadaş fena takıntılı genjler]) işleyişinden bahsetmek istiyorum. Daha doğrusu şu seri kelimesindeki bit yeniğini anlatmak. Benim mevsim başlangıçlarına karşı sempatim olduğunu ve her mevsim başlangıcında hedefler, hayaller, planlar gibi umut vadeden ama zihinsel takıntıdan ibaret olmayan görüşümü belki bilenler vardır. Bilmeyenler de kısaca öğrenmiş oldu sanıyorum. Dolayısıyla bu kış mevsimine girdiğimiz günlerde kanımı kaynatacak ve beni heyecanlandırırken sıkıntıya sokacak bir şeylerin peşinde koşmak istedim. Tabii ki hayal gücümün kısıtlı olması ile her çelıncın içeriğinden bir kitap fışkırıyordu. Şunu itiraf etmeliyim ki, ilk çelıncıma başladığım zamanlar kitap okumayı unuttuğum bir dönemdeydim. Şu anda ise o zamana kıyasla kitap kustuğum bir dönem. Kitap okuma işini çok ciddiye alıyorum artık. Yani eylem olarak, ayrı bir vakit ayırdığım ve "boş zamanlarımda yaptığım" bir eylemden çıkarak tüm odağımı ona doğrulttuğum bir eylem olarak görüyorum. O yüzden eskiden çelıncların istenilen yöne kanalize olması amacı taşırken artık o istenilen yön zaten istediğim yönde. Yani kitap okumak zaten yaptığım (elbette yeterli olduğunu söylemiyorum), günlük hayatımın içinde olan bir eylem. Dolayısıyla yeni çelınclar içinde kitap okumanın ötesinde de bir şeyler olmalı. Fakat bu konuda sıra dışı fikirler üretemedim. Allah rızası için şu garibana fikir verin.

Seri dememdeki bit yeniğini anlatmadan içimdeki sıkıntıyı anlatmışım. Hemen o konuya geçiyorum. Bu kış mevsimindeki (2016 Aralık-2017 Ocak ve Şubat) her ayın 15-16-17. günleri aynı çelıncı yapayım diyorum. Bu olay ilkbahar, yaz ve sonbaharda devam eder mi diye sorulacak olursa, pek sanmam. En azından şimdilik bu konuşmak için erken. Fakat bence bu seride başarılı olursam bir ay çelınca elimi sürmem herhalde. Özlemek aşkı diri tutmaz mı?

Yazı challenge hayallerine döndü ama amacım bu değildi. Bakıyorum, epey de uzun yazmışım. Şimdilik burada virgül koyalım. Muhtemelen ben yoğunluğumdan kaçmak için bu aralar buraya uğrarım. İçimin daralıp ruhumun kısalması bundan da olabilir gerçi. Yine de her yönden gelen taarruza karşı blog camiasında da benzer hislerin uyandırılmasını göz ardı edemezdim. O yüzden bu yazı sitem görünüşlü bir farkındalık çağrısı olsun. Farkında olalım diye asdfgh.

Öyleyse şimdilik hoşça kalın, sağlıcakla kalın!

Yorumlar

  1. Orası neresi? Çok sıcak ve samimi geldi bir an, genelde koca bir yılı şehirde etrafı dolanmakla geçirince böyle küçük kasabavari yerleri görünce izlediğim Kanada dizilerinde ki sahil kasabaları geliyor. Pekala, bundan bahsetmeyecektim, en azından aklımda cümleye böyle bir başlangıç yapmak yoktu. -hoş yermiş ama... (konuyu küçük kağıt topları haline getirip havaya savurur)- Açıkçası Miya-san, ben 'senin elin neden klavyeye' gidiyordan nazara neden gitmiyor demek isterdim. (sanki kendileri çok aktifmiş gibi...) Bencillik gibi görünebilir, hatta alası bence ama takip ettiğim bloglarda ki arkadaşları hep görmeyi isterdim. Burada aktif bile olmasam bir gün bilgisayar karşısına elimde kahvem, çayım... Belkide hiçbir şey olmadan sadece ben ve geçen zamanın eşliğinde otursam bilgisayarın karşısına, o an her gün baktığım, artık benim için bir nevi tanıdık olmuş kişilerden kısa bir yazıyı bile görmeyi isterdim. Kendim için değil. Kendim içinden kastım, bunu rutinsel bir döngüye sokup 'acaba ne yapmış' sorusuna sığınıp bir meraka düşmemin gayesi yok, elbet insan keyif alıyor, merak ediyor. Okurken kimi anlar sırıtarak, 'cidden' mi diyor (örnek; şu an ki ruh halim) fakat bu huyum sadece takip ettiğim blogda ki kişinin gerçekten severek yazdığındandır. Kendine olan açık sözlülüğüyle, klavyesine döktüğü samimiyetindendir. Şu an nasıl hissediyorum? Bunu dedim çünkü yazını okurken gerçekten güldüm; o kadar keyifli 'aman canım, ne olursa olsun' dercesine yazmışsın ki, bir an 'ee, anlat, anlat' demedim değil. Anlat, anlat Miya-san. Ha, bu arada o challange'ı merak ettim, kocaman bir AMA daha; seninki bir challange yazısı olmadığı gibi bu da bir challenge yorumu değil. Hop! Unutmadan virgül koydum demiştin, o halde ben de burayı bir virgülle kapatıyorum, (...)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Eheh orası Tokat, dedemin köyüymüş. Ben de ilk defa geçtiğimiz yaz gittim. :)
      Gerçekten de içimden geldiği ve geleni de umursamadan yazıp yayınladım. Pek düşünmedim ama aklımdakilere yol verdim sadece. Samimi bulmana da sevindim, çünkü içimizden gelenler bir şekilde artık bizi tanıyan insanlara samimi geliyor bazen. Dışarıdan bir göz itici bulurken senin samimi buluyor olman şuna işarettir: Demek istediğimi anlıyorsundur. Öyle yani, sevindim işte :)
      Challenge yazısı da yakında, ilerideki noktalarda. O noktalarda buluşmak üzere öyleyse. :)

      Sil
  2. Blogger durduğu yerde duruyo da vlogger'lık daha moda bu ara insanlara okumak zor geliyo herhalde, ben hala okumayı sevdiğim için hoşuma gitmiyo bu vlog işleri malesef.........

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Vlog videolarına bazen bakıyorum, gerçekten insanlar boşa geçen günlerini kaydediyorlar gibi geliyor bana. Ya da "bakın, ne kadar eğleniyorum. Siz de görün" konulu video gibi geliyor. Her zaman samimi bulamıyorum bu yüzden. Okumak bazı sebeplerden dolayı daha samimi olsa gerek, diye düşünüyorum.

      Sil

Yorum Gönder