O ANLARA DAİR

Bir saattir yan yana yürüyorsunuz. Karşılıklı sessizliğin verdiği o sakin güvenlilik hissi ruhunuzu asrmış. Azla yetinilen konuşmalardaki uyumluluğunuz pek bir hoş. Bir soru, kısa bir cevap. Cevabın ardından gelen teyit etme sorusu, kısa bir cevap. Çoğunlukla sessizlik. Hava, tişörtünü üzerine yapıştıracak kadar rüzgârlı, üşütmeyecek kadar sıcak. Gökyüzü aydınlık, sokaklarda yağmur izleri. Yan yana yürüyorsunuz. Yürürken hâla ıslak olan yerlere nazaran kuru olan yerlere basmayı yeğliyorsunuz. Yine de kolay bir arayış değil bu, daha iki saat öncesinde sağanak yağmur yağıyordu. Yağmurun ardından kalan ufak göllerin çevresinden dolaşarak temkinle geçiyorsunuz. O anda biri gelse karşıdan, kaldırımın genişliği üçünüzü birden yan yana geçirmeye izin vermese de, sorun olmaz. Beklersiniz. Beklemeyi tercih edersiniz. Vaktiniz bol, daha gün yeni ağırıyor. Ve daha gün yeni ağarırken aceleniz yok. Ne işe gitme vakti, ne de eve yetişme. Vakitsiz anların bolluğu var sadece.

Yan yana yürüyorsunuz. Karşıya geçmek için bir adım atıyorsun. Solda gelen halk otobüsünü fark edip ileriye doğru atlıyorsun. Arkandan bir ses. Sesle birlikte adımların hızlanıyor. Çok geç olmuş ikiniz için. Artık yolun karşısındasın.

O geride, senin az önce geçtiğin kaldırımda. Seni bırakmış. Otobüsü görünce durmuş. Artık yan yana yürümüyorsunuz. Biraz arkandan geliyor. Ve sen önüne bakarak yürüdüğün için bir zaman sonra arkandan gelmediğini bile fark edemiyorsun. Kayboluyorsunuz.

Evlilik de böyle bir şey mi? Ya da arkadaşlık? Birini sevmek? Biriyle vakit geçirmeyi sevmek? O yan yana yürünülen zaman için tüm o kaybolmuşluk hissine talip olmak? Ya da o yan yana yürüme ihtimalini sevmek? Sanırım bu son soru bana yönelikti. Hep o ihtimali sevdim ben. Ama şimdi gözlerimin önüne bile getirmek istemiyorum. Kimseyle yan yana yürüyemedikten sonra karşıdan karşıya geçmem bile zor bir ihtimal. İhtimal olduğu için sevmiştim. Gerçek olsaydı bu kadar sevmezdim.

Şu günler biraz durağan biraz dengesiz. Birçoğu da anlamsız gibi. Eskiye duyulan çokça özlem var aynı zamanda. Eski kelimesinden nefret ettiğim kadar başka hangi kelimeden nefret ediyordum ben? Enteresan anlamı olmayan değişik günler diye özet geçebilirim sanırım. Daha çok garip anlamı baskın... 

İnternette tanıştığım ama uzun zamandır konuşmamayı yeğlediğim biri İstanbul'a geldi bir süre önce. Bana da haber verdi. Ben de o kadar muhabbetin hatrına neden konuşmadığımı bir kenara koyup (bırakmadım, koydum) tanışmaya gittim. O anda farkında olmadığım bir şeyi fark ettim sonradan. İnsanların ne çok derdi varmış, dedim. İnsanlar ne kadar farklıymış. Ve insanlar aslında aktör ya da aktris değillermiş. Bir şeylerin nesnesi olmaktan kurtulmamızın mümkün olduğunu pek sanmıyorum. Bunu da kötü bir şeymiş gibi görmüyorum. Ama böyle bir gerçek var. Yani kimine göre özneyken, kimine göre nesne oluyoruz. Ama çoğunlukla var oluşumuzla bir nesne kimliğimiz var. Konu olarak işlenip konusuna göre de figüranlık yaptığımız bir varoluş içindeyiz sadece. Öyleyse neden bu kadar çok şeyi dert ediniyoruz? Dertlerimiz olmasa nesne olmaktan kurtulabilir miydik peki? Belki. Bir nebze kadar olabilirdi bence.

O gün bana bir hediye paketi verdi. Paketin içinde muhtemelen unutulmuş bir İstanbul kart vardı. Fişi de yanında. İçinde 20 lira olduğunu ibraz eden bir belge. Cebimdeki akbilde 10 liradan fazla var. Buna ihtiyacım var mı, yoksa yedeğimde mi durmalı diye düşünüp paketin içine attım. O gün eve dönüyordum. Eminönü vapurundan indikten sonra gözüme çarpan ilk simitçiden bir tane simit alıp poşeti bağladım. Evime giden iki otobüsün durağına baktım. İkisinde de otobüs yok. Gelme ihtimali yüksek olduğunu düşündüğümü tercih edip daha yeni oluşan sıranın en arkasına geçtim. Telefonumla ilgisizce uğraşırken bir kadın sesi "Bozuk bir-iki lira verir misiniz?" dedi. Telefonumu cebime sokarken çantama ilişmeye çalıştım ve sesiz sahibine baktığımda bir erkek olduğunu gördüm. Çok naifti. Cüzdanımda para bulmaya çalışırken son bozukluğumla simit aldığımı hatırladım. Bir süredir yürüdüğünü ve sadece 15 kuruş bulabildiğini söyleyen adama ikinci bir kez daha bakma gereği hissetmedim. Parayı uzatırken bana teşekkür etmesinin gereksizliğini düşündüm. Bunların hepsi bir anda olurken aslında çok şapşaldım. Yanaklarım kıpkırmızı ve başım dönüyordu. Birkaç adım uzaklaşırken hediye paketindeki akbili hatırladım. Arkasından seslenip "Akbiliniz yok, değil mi?" diye sordum. Neden böyle aptalca bir soru sorduğumu bilmiyorum, tabii ki akbili yoktu. Paketten akbili çıkarıp içinin dolu olması gerektiğini söyledim. Dolu olmasa bile verdiğim parayla doldururdu, diye düşündüm. Neden böyle düşündüm? Saçma.

Otobüs geldiğinde ve bindikten sonra elimdeki poşette simit olduğunu gördüm. Yine kızdım kendime. Simidi verseydim keşke, diye düşündüm. Mide bulantımla birlikte sabahtan beri kahvaltıyla durduğumu fark ettim. Simidin yarısını yiyip uyumaya çalıştım.


Sonraki günler öğrendiğime göre o İstanbul kart bilerek konulmuş. Her ne kadar sahibi unutmuş olduğunu söylese de bunun mümkün olmadığını sonradan düşününce daha iyi anladım. O kartı kullanmamış olduğuma çok sevindim. Ve iyi ki kart asıl sahibini bulmuş. Ve iyi ki o ben değilmişim.





Yorumlar

  1. Deneme türünde okuduğum bir blog yazısı. Çok başarılı. Yazdıkça daha da mükemmele yelken açacak umut dolu bir çalışma. Tebrik ederim. Takipteyim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Beğenmenize çok sevindim ancak üzerine pek düşünülmemiş basit karalamalardan ibaret aslında. Yine de sizden takdir görmek beni çok mutlu etti.:)

      Sil

Yorum Gönder