CHALLENGE #8'İN SONUCU: KARANLIĞIN SOL ELİ, ERKEK DOĞRAMA CEMİYETİ MANİFESTOSU, KADININ ADI YOK

Karanlığın sol eliGeç kalınan bir yazı daha. Ama bu çelınc yazılarını ertelesem bile yazmadan edemem. Kendimi görmem için bir çeşit ifade verdiğim yazılar olduğu için muhtemelen. Bu arada yazıyı aslında bir hafta önce yazmıştım ama fotoğraf çekmeyi unuttuğum için yayınlamayı hep erteledim. Daha da geç kalmasın diye elimdeki fotoğrafı kullanmaya karar verdim sonra.

Üzerinden 17 gün geçti bu çelıncın ama anısı hâla taze. Hatta o kadar taze ki, tekrardan yapasım var. Ama yakın zamanda bir çelınc yapacaksam bu sefer daha hareketli bir şey olmasını tercih ederim. Hatta mümkünse kapalı mekânda olmasın. Dersleri de bahçede işlesek, kütüphaneler de parklarda olsa mesela. Hatta kitap okuma parkurları ve özel alanlar yapılsa... Gerçek hayata geri döneyim iki dakika, çünkü şu okul yoğunluğunda gerçeklerden uzaklaşmak için elimden geleni yapıyorum.

Halihazırdaki 8. çelınca geri dönersek, başarılı olduğunu hiç tereddüt etmeden söyleyebilirim. Normalde bu kadar kendimden emin konuşmam ancak bu sefer her şey istediğim gibi gerçekleşti ve dört gün boyunca interneti hiç kullanmadan belirlemiş olduğum 3 kitabı bitirebildim. Hatta erken bitirdiğim için başka bir kitap (cinsiyet konulu) okumaya başladım. Ama onu bitirmedim. İlham veren kitaplardan sayılır o da. Merak edenler için, kitabın adı Çuvallamanın Queer Sanatı.

Başarılı geçti deyip bitirecek kadar merhametli olamadım hiçbir zaman. Biraz kitapların bende uyandırdığı hislerden bahsedeyim.

Karanlığın Sol Eli -Ursula K. Le Guin

Bu kitaba başlarken hava hafif yağmurluydu ve yağmurun verdiği sakinlikle başlamış olduğum bir kitabın bu kadar olağandışı ve aynı zamanda olağanüstü olduğunu beklemiyordum. Kitabın dilini çok beğendim. Farklılığını sevdim en çok da. Yoksa yanlış anlaşılmasın, dilinde değildi muhteşemlik. Elbette çeviri olduğu için bu konuda çevirmenin, Ümit Altuğ'un, ellerine sağlık. Ayrıca çevirdiği diğer kitaplara şöyle bir bakınca Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor kitabını da onun çevirdiğini gördüm. Kendisine duyduğum hayranlık daha bir arttı.

Kitabın içeriğine dair bir özet geçemeyeceğim, çünkü okuduğum ilk bilim kurgu kitabıydı ve açıkçası göze çarpan çok fazla olgu vardı kitapta. Mesela ben cinsiyet konusundan ötürü ele aldıysam da, ilk etapta cinsiyetten çok başka konularla ilgili dikkat çekici yanlarını gördüm. Yine de cinsiyetin ucundan tutan bilim kurgu romanı her zaman karşılaşacağınız bir şey değil. Cinsiyet meselesiyle ilgili kısma gelirsek, romanda insanların çiftleşme döneminde bir cinsiyete büründükleri ama normal zamanlarda tek cins olarak hayatlarını devam ettirdikleri bir gezegen anlatılıyor. Asıl olarak bu gezegendeki ülkelere bir teklif sunmak için gelen erkek elçinin hikayesini okuyoruz kitapta ama bunu anlatmak benim için gerçekten zor. Fikirlerin gerçek hayatla bütünleşip yeni bir dünya kurmasına benziyor romanın içeriği. Çözülmesi gereken çok fazla bulmaca olsa da, bir yandan da soru işaretleri doğuran bir roman. Tek okumayla anlaşılmasının zorluğuyla birlikte benim için her anlamda yenilikçi böyle bir kitabı iki günde okuyor olmam şaşırtıcıydı. Gerek özgün fikirler olsun, gerek bu fikirlerin hayal ürünüyle buluşması olsun, gerek edebi manzaralar olsun beni tatmin eden bir romandı. Etkileyici miydi? Bilmiyorum, sanırım okudukça etkileyici olmasından ziyade sürükleyici hissini yaşatıyor size. Yani Ursula ne kadar etkileyici bir ürünle geldiğinin farkında olmayabilir bence, okura da bu yansıyor. Ancak dediğim gibi, birkaç kere okunmalı ki, sindirilsin. Yoksa havada kalabilecek noktalar oluşuyor kafada.

 Ayrıca bu kitaba başlamış olmak Ursula'nın edebi ve düşsel yeteneğine tanık olmama önayak oldu. Toplumsal cinsiyetten ziyade, cinsiyet kavramına queer bir bakış yakalamış olması beni epey tatmin etti. Bunu bilim kurguyla bana sunması ise heyecan verici doruk noktasıydı. Yine de, her yiğidin harcı olmadığını söylersem cüretkâr konuşmuş olmam sanırım.

Erkekleri Doğrama Cemiyeti Manifestosu -Valerie Solanas

Bazı şeylerin gerçekliğine inanmakta zorlanıyorum. Bu kitap için de bu geçerli. Valerie'nin cesaretine, düşüncelerine, temellendirmelerine hayran kaldım. Ama en çok cesaretine! Bu kitap bir erkek düşmanlığının bedene bürünmüş hâli. Hakkında çok konuşulabilir, ama kiminle bilmiyorum. Kitabı okudukça gülümsememin sebebi de buydu sanırım. Aklımdan geçen sapkınca fikirleri içimde tuttuğum ve bastırdığım anları hatırlattı bana. Sapkınca derken üzerine basa basa diyorum, çünkü realist gözlükleri çıkartıp okunması gereken bir kitap. Çok kısa zaten, okuması da epey keyifli. Ayrıca kitabın başındaki çevirmene ait yazı da kitabın sonunda olsa daha iyi olurdu. Çünkü bulguların ardındaki magazinsel ve tarihsel boyutu da aktarıyor, daha siz konuya hâkim olmadan önce. Hâl böyle olunca okurken "bu kadının böyle düşünmesi çok olağan" diyorsunuz. Fakat işte tam da bu yüzden, böyle düşünmemek için sonunda olmalıydı o yazı. Ayrıca feminist ve queer kitaplarında bolca karışlaştığım Valerie Solanas'ın bu kitabına göndermeleri şimdi daha iyi anlıyorum. Kanlı canlı okumak çok şey kattı bana bu anlamda. Öyle ikincil kaynaktan okunacak bir kitap değilmiş.

Eril ve dişil olarak güç ilişkilerini anlatan kitap, bunun yanı sıra bu güç ilişkilerinin sebeplerini ve altında yatan patolojik nedenleri de hiçbir bilimsel dayanağı olmadan açıklamaya çalışıyor. Bilimsel dayanağı olmayabilir, ancak kitabın kendisi öyle bir özne hâlini alıyor ki, kendinden sonraki birçok akımın oluşmasında etkisi hissediliyor (bkz. ikinci feminist dalgası). Hegemonik erilden başlayıp onun aslında dişilin gelişmişliğine öykünmesi durumunu neredeyse bir tezden çıkartıp teori hâline getiriyor. Sırf bu fikrin teorize edilişine tanık olmak için bile vakit ayrılabilir. İnternette de bulabilirsiniz, bir sürü site pdf dosyası halinde yüklemiş. Benden söylemesi.

Kadının Adı Yok -Duygu Asena

Bu farklıydı. Gerçekliğin kurmaca metindeki hâliydi ama ilk başlarda dil bakımından bana çok itici geldiğini itiraf etmeliyim. Hatta okurken sık sık ara verdim, okumaya dayanamayacak oldum. Sonra bir sardı ki, Adalet Ağaoğlu içinden çıktı sandım. Dönem bakımından benzer oldukları ve konu bakımından da pek farklı sayılmadıkları için merak sardım. Sonunda genç kız edebiyatı yakıştırması bile yaptım kitaba ama pişman oldum sonradan. Ben böyle çok çabuk yüceltip hemencecik de yeriyorum kitapları. Bu huyumu da hiç sevmiyorum. O yüzden bu kitaba ya da en azından Duygu Asena'nın herhangi bir kitabına benim yüzümden önyargı beslemenizi istemem. Alın, okuyun, kendiniz deneyimleyin.

Çok genel olarak içeriğinden bahsedecek olursam, toplumda kadınların gördükleri muameleyi ve kadınla erkek arasındaki eşitsizlik uçurumunu açık seçik göstermiş Duygu Asena. Eşitsizlik uçurumu konusunda dönemin de bunda katkısı var, çünkü tam 80'lerin sonu ve modernleşme zımbırtısıyla birlikte geleneksel hayatın çıkmazlarının gözümüze sokulduğu vakitler. Kitap da buna paralel ilerliyor, farklı bir şey söylemiyor ama resmetmesi bakımından belgesel niteliğinde adeta. Biraz kendimi içinde bulduğum bir romandı aynı zamanda. (Ben zaten kendimi bir şeyin içinde bulmasam şaşıracağım.) Böyle kitaplarda da duygulanmadan edemem, o yüzden ne kadar yersem de okumuş olmam iyi bir şey aynı zamanda. Muhtemelen Duygu Asena'nın başka kitabını okumam ve yine muhtemelen dersim için okumam gerekmeseydi bu kitabın varlığından haberim bile olmazdı. Fakat işte bu kaderdir benim gözümde. Hiç şans vermeyecek olduğum bir kitabı zorunlu olarak okumam ve birkaç saat içinde bitirmiş olmam bana hiçbir şey katmamış gibi hissettirse de, o belgeseli izledim artık."Ben de tanık oldum bildiğim şeylere." Bu açıdan iyi oldu işte.

Kitabın filmi olduğunu da sonradan öğrendim. Belki kitaplı film çelıncı yaparsam... (Neyse.)

Şu ara burayı boşlamış gibi oldum ama aslında yazıp taslağa atıyorum. Bunu da pek yapmazdım ben ama bahane ettiğim şeyler oldu. Bahane üretmek kavramıyla bir şeyleri meşrulaştırmaya çalışıyorum hâla... Ben gideyim artık.

Görüşmek üzere.

Yorumlar

  1. SCUM Manifesto için geldim desem yalan olmaz hani, çok merak ettim hakkında ne yazdığını. ben çok eğlenceli buldum kitabı, hani nasıl desem haklılık payı var Solans'ın ama genel olarak tam bir ciddiye de alamadım ama ne yalan söyleyim içimdeki gizli radikal feminist bu cutting fikrinden hoşlaşmadı değil hahahaahahh

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Nihayet okumuş biri! :D O kadar sevindim SCUM'u okuyan birini bulduğum için, anlatamam. Söylediklerine kesinlikle katılıyorum, ben de ciddiye alamazdım, eğer ki akademik kitaplarda bu kadar referans verildiğini görmeseydim. Yine de, çok eğlenceli olduğu ve tam da "take fun seriously" modundaki bir kitap. (Okuduktan sonra erillere o kadar üzüldüm ki, içimde bir feminist olduğumdan bile şüphe ettim. :D)

      Sil

Yorum Gönder