Hükmedilmesi Gereken Süreç


Sürekli yazmak istediğim ama yazdıklarımın elle tutulur nitelikte olmayacağını düşünüp baştan yazmadığım bir dönemdeyim. Bu dönemi sonlandırmak için bir süre bloğu karalama tahtasına çevirmeyi düşünüyorum. Ben severim böyle bıkana kadar aynı yemeği yemeyi, aynı şarkıyı dinlemeyi ve hatta aynı kıyafeti giymeyi. Öyleyse bunu neden buraya da yansıtmayayım ki? Hem o elle tutulur nitelik dediğimiz şeyi biri bana gösterebilir mi? (Eski yazılarım benim için öyle gerçi.)

Göstermeyin lütfen. Görmezsem ve bu şekilde kendimi kandırırsam bir süre sonra zaten eski halime döneceğim. "Normal" olduğunu düşündüğüm eski halime. Bu arada iki oldu, Paul ile konuştuğumuz konulara denk getirmeden duramıyorum. Etkisinden çıkamıyorum sanırım. Elle tutulur nitelik ve normal olma dışında da birçok konudan konuştuğumuz iki saatlik bir sohbetimiz oldu geçen gün. Bu şekilde bir tanışma ve türevleri üzerine çokça konuşabilirim aslında ama tam da bizim yaşadığımız bir şekilde  bir görüşme ve tanışma hikayesi tam benim düşlediğim bir aşık olma süreciydi (yazar burada şuradaki gibi bir aşık olmaktan bahsediyor). Ve hatta bunu bu şekilde söylerken yaşadığımı da hatırladım şu anda. Ama şimdilik bu son cümleyi açıkta bırakıp baştaki konuya döneyim.

Bazı süreçleri siz ite kaka ilerletmeye çalışırsınız. Bazıları da kendiliğinden gelişir. Paul ile tanışmamız bu ikisinin geçişli olanından oldu bence. Birini tanımaya çalışırken aynı zamanda tanışmak da isteyebiliyorum bazen. Tamam bazen değil, çoğu zaman böyle hissediyorum. Onu tanırken ve üstüne üstlük tanışma ihtimalimiz de varken bu süreci hızlandırdığımı düşünüyorum. Şu anda bunu iyi veya kötü olarak nitelendiremem çünkü bunu zaten yaptım. Olmuşla ölmüşe çare yok kısacası. Ama bu tanışma durumu kesin hale geldikten sonra çok doğal ve kendiliğinden gelişti. Bana kalırsa bu gün gibi ortadaydı, o yüzden tartışmaya bile açmıyorum.

Fakat ben burada ne kadar hoş vakit geçirdiğimden ve sadece blog yazarlarının anlayabileceği konulardan bir ömür boyu konuşma potansiyelimiz olduğunu anlatıp da sizi kıskandırmaya filan çalışmayacağım. Hayır, bu cümle çok egoistçe olabilir ama asıl bahsedeceğim şey yine kendim olacak (işte bu cümle gerçekten egoistçeydi). Şu doğal gelişen sürece bu aralar kafayı taktım. İşte kendimde gözlemlediğim örnekleri:

Bugün bir saat sürecek bir yol için otobüse bindim. ters oturulan iki kişilik koltuklardan cam tarafına geçtim ve reglimin ilk günü olduğu için bacaklarımı karnıma doğru sıkıştırıp iki koltuğu (onlar gerçek koltuk değil aslında) da kaplayacak şekilde yatmaya benzeyen bir oturuşla kitap okumaya başladım. Otobüs hareket etmeden önce biri oturduğum yere, en arkaya, kadar geldi. Önce bir adım ileri gitti, sonra benim oturduğum yere baktı. O bakışla birlikte hemen oturuşumu düzelttim. Çantamı kucağıma, kitabımı önüme alıp bacaklarımı sarkıttım. Kendimi düzeltmemle birlikte burası müsait mi, diye sordu yer arayan adam. Ben de evet, dedim. Buradan sonra uzun, sıkıcı ve hiçbir beklentimin olmadığı bir yolculuk olması gerekiyordu. Fakat öyle olmadı. 20 sayfa okuyup hafiften dışarıyı seyretmeye başladım. Arada bir camdan adamın ne yaptığına baktım. Benim yanıma oturduktan yaklaşık 10 dk sonra, o da ders kitabını okumaya başlamıştı. İnşaat üzerine bir şeyler okuduğunu göz ucuyla gördüm. 26. sayfamı bitiremeden kitabımı kapadım ve gerçekten sıkılmaya başladım. Bir yandan da otobüste burası müsait mi, diye soracak kadar kibar birinin yanımda oturuyor olması bana çok çekici gelmeye başladı. Onunla konuşmak istedim o anda. Ve bu belki de yanılsama olabilir ama onun da canının sıkıldığını fark ettim. Ben kitabımın kapağını kapattıktan bir süre sonra o da kapatıp çantasına koydu kitabını. İşte şimdi, diye düşündüğüm anda giriş cümlesi bulamadım konuşmak için. Oysa kitabı açıkken onu rahatsız edip inşaat mühendisliği mi okuyorsun, gibi zamansız ve rahatsız edici bir soru soracak cesaretim olduğunu sanıyordum. Olmadı. Kitabını kapattı ve etrafa bakındı. Camdan birkaç kez göz göze geldik. Ben girişemedim konuşmaya. Fakat onun girişmesi için içimden dua ettim. O da girişmedi. Ben inmeden birkaç durak önce karşımdaki koltuğa oturdu. İki kez göz göze geldik. Ben düğmeye basarken son kez göz göze geldik ve kapı açılınca indim.

Dün atölyeden çıkınca Taksim metrosuna doğru yavaş adımlarla yürüdüm. Merdivenlere gelmeden simit ve kestane arabaları dikkatimi çekti. Susuzluğumu hatırlayıp simitçiden su almaya yöneldim. Simitçi arkadaşıyla konuşurken ben sessiz sessiz beklemeye başladım. Beni fark edince hemen nazikçe buyrun, dedi. Su istediğimi söylerken iki tane madeni paramı yere düşürdüm. Bana yakın olmasına rağmen o hızlı davranıp hemen yerden aldı. Ve yine çok nazik bir şekilde düşenleri uzatıp suyun parasını aldı. Gülümsedi, iyi akşamlar dedi. Doğrusu etkilendim. Simitçi dediğimiz kişinin bir insan oluşunu unutmuş olduğumu fark ettim. Merdivenlerden ininceye kadar sadece iki gözünü ve sakalını görebildiğim o adamla konuşma dürtüsünü içimde çok ağır hissettim.

Geçen yıl okulda ders çalışmak için sınıfları tercih ederdim. Bireysel çalışma da olsa, toplu çalışma da olsa öğretmen olmayan bir sınıfın verdiği özgürlük farklı bir his. Bir gün seçtiğim sınıfa bir çocuk geldi. Eşyalarını unutmuş ve almak için benden izin istedi. İçeri buyurduktan sonra meyve dolu bir poşetten bana muz ve elma ikram etti. Şu anda kabul edip etmediğimi hatırlamıyorum ama çok ısrar ettiğini iyi hatırlıyorum. Sırf bu yüzden kabul etmiş olmalıyım, diye düşünüyorum hatta. O çocukla bu yıl ortak bir dersimiz var. Fakat ders dışında da her gün ve hatta günde birkaç kez karşılaşıp göz göze geliyoruz. Nedense selam vermiyoruz. Oysa ikimiz de birbirimize aşinayız ve konuşmayacak ya da selam vermeyecek kadar keskin sınırlarımızın da olduğunu sanmıyorum. Fakat halihazırdaki bu durum biraz daha böyle devam ederse sınırlardan daha keskin bir duvara toslayacağım. Geç kalmışlık. Ve böylece var olan fırsatın elimden kaçacağını düşünüyorum.

Şimdi bu üç olayda da (sondaki olay sayılmaz gerçi, durum daha çok) benim bir derdim var aslında. Ortak noktaları erkek, nazik ve konuşmanın olmaması değil sadece. (Üçünde de romantik hislerimin olmadığını söylememe gerek bile duymuyorum.) Üzerinde durmak istediğim ortak noktaları, üç durumda da benim harekete geç(e)meyişim. Yani harekete geçecek olsam bunu doğal bir süreç olarak nitelendireceğim, ite kaka olarak değil. Ama bu şekilde davranmaya devam edersem (yani harekete geçmezsem) sanki süreci başlamadan bitiriyormuşum gibi hissediyorum. Bir arkadaşım şöyle bir şey dedi geçen gün: "Kader dediğimiz şey aslında yapmamız gereken şeydir. Mesela sorunlu bir evliliğin var ve boşanmak istiyorsun. Ama çocuğunu ya da başka sebepleri ileri sürerek boşanmayıp sıkıntılara katlanmaya çalışıyorsun. Kader bu değildir. Kader, senin o durumdayken harekete geçip boşanma kararını vermen ve olaylara hükmetmendir. İşte ancak o zaman kaderine sahip çıkarsın. "

Belki de beni etkileyen şey buydu. Harekete geçmem aslında olması gereken bir şey, yani sıradışılık hali değil. Bu yüzden bu üç durumu kafama takıp düşünüyorum. Ve bu yüzden bu olaylarda direksiyonun elimde olduğunu hissetmiştim ama nihayetinde gaza basmadım. Gerçi üçüncüsü için hala geç kalmış sayılmam. Sağ gaz, sol fren miydi?

Böyle işte. Doğal dediğimiz sürecin aslında başrolünde bizim olduğumuz ve yön vermemiz gerektiğine kanaat getirdim. Bir de bunu uygulamaya koysam ne iyi olur, değil mi?


Kadraja sığdıramadığım ve ne olduğu da anlaşılmayan Roro'nun limon ağaçları-Paul'e ithaf edilmiştir. (Tanıştığımız günün sabahında çekmiştim, taze sayılırlar.) 

Yorumlar

  1. Ana ben bir ask hikayesi dogacak sandim ilk otobuste ki hikayeden sonra simitcide dusurdugun parayi o oglanin yerden alacagi sana uzatacagi ve gozgoze geleceginizi sandim. Oyle olsa cok guzel bir ask hikayesi olmaz miydi? Bence su an yapman gereken ilk sey meyveci cocuga gunaydin demek. 😊

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok güzel olurdu. :) Aşk hikayesi olmasa bile sanki olmasın gereken olmadı, belki de o yüzden tatmin olamadım. Meyveci çocuğa günaydın demek farz oldu artık, bakalım bu sefer tatmin olacak mıyım. :D

      Sil
  2. Haydaa şimdi beni niye düşüncelere sürüklüyorsun yine?
    Eğer kaderimiz a hareketini yapmaksa ve biz yapmıyorsak bu sefer yapmamak kaderimiz olmuş olmaz mı? Eğer öyle değilse kaderden kaçmış oluyoruz ki bu mümkün mü? Hadi mümkün diyelim hani kaderinden kaçan kaderine koşardı?

    Açıkçası bazen ben de bu dediğin duyguyu hissediyorum. Bir şeyleri kaçırmış olma geç kalmışlık falan filan. Ah. Cesur olmak çok zor bir şey.

    Neyse limon ağaçları iyi geldi bir de ben görsem. Onları düşünüp döngüden kaçayım ehe

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aslında kader zaten çizilmiş olan bir şey değil, yani ayrıntılarına kadar değil. Seçimler, yollar gibi kişinin yön vereceği bazı anlar var ve aslında "akışına bırakayım" fikrine karşı çıkan bir görüştü anlattığım kader tanımı. Aslında o seçimi omuzlanmaktır kaderine sahip çıkmak. Ama kaderden kaçmak ya da kaderinden kaçanın kaderine koşacağı sözleri de bence bu durumun aksi değil. Aslında bir bütün olarak düşündüğümüzde seçmekten ne kadar kaçabiliriz ki? Günün birinde omuzlarımıza almamız gereken bir yük olacak illa ve kaderinden kaçanın kaderine koşması da bu bağlamda yerinde bir söz. Elbette bunların hepsi benim yorumum belki de kör noktam olabilir. :D

      O limon ağaçlarıyla yürüyüş yaptığım güzergâhta karşılaştım. Karşılaştığım gün ise seninle tanışmış olmamız bence rastlantı değildi. Kader miydi yoksa? :D

      Sil

Yorum Gönder