2016 EKİM: 39 BASAMAK, FİLMEKİMİ, BÜTÜN KADINLARIN KAFASI KARIŞIKTIR

filmekimi

İlkokul 4. ve 5. sınıfa giderken neredeyse her hafta sonu pazar günlerimiz bir koşuşturmaca ile geçerdi. Sabah erken kalkıp kahvaltıyı hızlı hızlı yapıp giyinip hazırlandıktan sonra arabaya binip tiyatroya giderdik. İstanbul Büyükşehir Şehir Tiyatroları. Ne zaman farklı bir sahnede gitmeye karar versek o siyahlı turunculu tabelasını gözlerimizle arardık kardeşimle. Saat on bir seansındaki çocuk oyunlarından şu anda aklımda kalan bir şey var mı? Doğrusu pek yok. En azından isimlerini hatırlamadığımı söyleyebilirim. O günleri severdim, o koşuşturmaca şu anda çok tatlı geliyor bana. Erkek kardeşimin daha bebek olduğu hâlde oyun boyunca annemin kucağında ağlamadan durmasına şu anda bile şaşıyorum. Şimdi geriye dönüp o anlara baktığımda belki de bendeki bu kültür-sanat etkinliklerine gitme merakı o zamandan gelmiş olabilir. Kültür-sanat demişken çok geniş bir yelpazem yok doğrusu; tiyatro, sinema, az biraz konser ve bienallerden oluşan bir merak benimki sadece.

Geçtiğimiz Ekim ayı çocukluğumun o zamanlarına taş çıkartacak mahiyetteydi. Bunun dışında da 2016'nın Ekim ayı benim adıma unutulmaz sayılması için birkaç sebebim var. Bu yüzden unutmak istemiyorum ve bloğa da buna dair bir şeyler karalarsam kaybolmayacağına inanıyorum. Unutulmaması için yazdığım bir hatırlatma yazısı ve belki biraz da film ve oyun meraklılarının dikkatini çekebilecek bir yazı. 

39 BASAMAK
5 Ekim Çarşamba

Yeni oyunlar böyle oluyormuş demek, diye düşündüm oyun boyunca. Oysa en son mayıs ayındaki tiyatro festivalinde Baba ve Piç oyununu seyretmiştim, hayran hayran. Yine aynı gösteri merkezinde, bu sefer orkestra tekte. Güldüren, kara mizah yapmaya çalışırken epey bir güldürmeyi hedef alan ve toplumun kendi çıkmazlarına kafa tutarken yine güldüren bir oyun. Açıkçası en çok oyuncu kadrosu ilgimi çekmişti. Yine de absürd komediye daha sıcak bakıp hoş vakit geçirmek isteyenler ve bol yetenekli/gayretli bir oyun izlemek isteyenlere tavsiye edebilirim. Aslında Hitchcock hayranıysanız bile Türk işi bir Hitchcock eserini sahnede canlı kanlı seyretmek için gidilir, tam "bizim" elimizden çıkma olmuş.


FİLMEKİMİ 

VOL1: THREE GENERATIONS
8 Ekim Cumartesi

Bir şey itiraf edeyim mi? Bu filmi merak etmekle birlikte daha sonra izlemek arasında epey gidip gelmiştim biletleri almadan önce. Hem evde izlenilecek bir film gibi kokuyordu, hem de sıcak sıcak izlenilecek bir film gibi. Fakat bir arkadaşımın da bu filmi merak etmesiyle tereddütlerimi bir kenara bırakıp bilet aldım ve sonuç: İyi ki almışım! Açıkçası filmekimine bu şekilde bir giriş yaptığım için memnunum, sonrasındaki iki film gözümde bu kadar değerlenmedi. Ancak ne açıdan değerlendirilmeli bu film, diye soracak olursanız cevabı bende değil. Manzaraları, çekimi, renkler, estetik... harikuladeydi. Elbette bunu amatör bir film izleyicisi olarak söylüyorum, profesyonel olarak değil. Ancak sadece konu ilgi çekici olsaydı belki beni bu kadar çok etkilemezdi. Ben hem teknik açıdan hem de işleniş açısından epey sevdim. Oyuncuların hepsinin güzelliğine vurulup baş karakterlerin verdiği emeği takdir ettim. Günümü güzelleştiren, Beyoğlu Sinemasını bana tattıran çok hoş bir filmdi. Ha, festival film mi miydi, orası tartışılır.

VOL2: ÇAKI GİBİ (SWISS ARMY MAN)
8 Ekim Cumartesi

Bu film hangi akıma ait? Bilenler benimle paylaşsın lütfen, bunun bir adı olmalı. Sevmeye uğraşmadım ama sevmemek için de bir bahane bulamadım bu film için. Aslında işlediği konular ve seyirciyi maruz bıraktığı sorgulamalar bakımında ön plana çıkıyordu ancak kendi içinde seyirciyi güldüreceğim derken de çok fazla başrole yer verilmişti. Dolayısıyla artılarıyla eksileri yarışıyordu. Ancak benim eksi dediğim şeyler Amerikan değerleri açısında güldürü öğesi olarak görüldüğü için siz bana bakmayın. Konusunu merak ediyorsanız ve çok büyük beklentileriniz olmayacaksa izleyin. Muhtemelen memnun kalırsınız. Aksi olursa da bana yakınmak isterseniz kapım her zaman açık.

VOL3: FIRTINADAN SONRA (AFTER THE STORM)
10 Ekim Pazartesi 

Herkesin fırtınalı bir hayatı olacak diye bir şey yok ama herkes kendi fırtınasını yaşamıştır hayatında, en azından bir kez. İşte film bunun üzerine. Fırtınadan öncesine değinerek fırtınadan sonrayı sizin hayal gücünüze bırakıyor. Sizi fırtınaya tanık edip fırtınadan sonra ne olmasını isterdiniz, diye size soruyor. Bu filmle birlikte iki tane Japon festival filmi izlemiş oldum hayatımda, ikisini de tüm durağanlığı, açık mesajları ve ince esprileriyle bağrıma bastım. Herkese göre olmadığının altını çizerek omuzumda uyuyan arkadaşımın film boyunca omuzumu çürütmesine rağmen ben keyif aldım diyorum. Yani no expectation, yes pleasure! Ayrıca baş karakter her anlamda feci döktürmüştü, görmezden gelinmemeli bana kalırsa.

VOL4: KARANLIK GÖREV (THE AGE OF SHADOWS)
15 Ekim Cumartesi

Kıh kıh kıh. Beni en mutlu eden ikinci filmdi bu. Yani içinde mutlu olacak tek şey sizi acayip derecede tatmin ediyor oluşu. Evet, çok üzülüyorsunuz. Ama bir o kadar da zafer hissini yaşıyorsunuz sonunda. Mutlu mu yani sonu? Bunu konuşmayalım lütfen, haksızlık olur. 140 dakikanın nasıl geçtiğini anlamadan her bir olay örgüsüne hakim olarak çıkıyorsunuz filmden. Kimin ne olduğu, karakterlerin duyguları filan dilinizden düşmüyor bir türlü. Üzerinden bir hafta geçmeden tekrar bu filmi izlemek istedim. Sanırım herkesi etkilemeyen ama benim hayattan beklentilerimi yerine getiren bir filmdi. Kore sineması genel olarak bende bu duyguyu uyandırıyor gerçi. Dönem filmi ve tarihe dayanıyor oluşu, zeki noktaları olan bir senaryosu ve filme cuk oturan bir teknik görselliği vardı. Bu açıların hiçbiri en üst seviyede değildi belki ama hepsinin birbirine yakın seviyeyi yakalamış olması benim gözümde bu filmi en üst seviyeye yaklaştırdı. Bir de hemen hemen herkesin izleyebileceği bir film olduğunun altını çizmeliyim. Bunu iyi de, kötü de değerlendirebilirsiniz. Size kalmış.

VOL5: SATICI (SALESMAN)
16 Ekim Pazar

Bu filmden çıkarken gülümseyecek, beklentilerinizi karşıladı diye memnun olup evinize "acaba evde yemek var mı" düşüncesiyle gideceksiniz muhtemelen. Kulağa biraz vasat gibi geliyor, değil mi?. Ama ertesi gün sağlam kafayla film üzerine düşününce "nasıl bir film izledim ben ya" kafasını yaşıyorsunuz. Hikayeye odaklanın ama ayrıntılara daha çok odaklanın. Gerçekten yönetmenin önünde saygıyla eğileceksiniz o vakit. İran sinemasından çok az beslenmiş biri olarak, her defasında bana çeşitli lezzetleriyle büyük haz yaşatmış olmalarına karşın neden hala elim çekimser bilmiyorum. Sanırım ben iyi film seçemiyorum. Bu yüzden de beklentilerimi düşük tutmaya başvuruyorum hep. Sonucunda da her defasında tatmin olmanın ötesinde bir haz. Gerçekten ufkumu genişleten bir filmdi. (Yine çok fazla anlam yüklemesinden boğuldu.)

BÜTÜN KADINLARIN KAFASI KARIŞIKTIR
19 Ekim Çarşamba

Tiyatronun yüksek kültür (high culture) dediğimiz klasik müziği tuvalette dinleyen insanlara ait olduğuna öyle bir inanmışım ki, bu oyun bana artık böyle bir durumun kalmadığını görmemde epey yardımcı oldu. Buna yardımcı olan başka bir şey varsa eğer, o da şu olaydı: Kültür merkezinin tuvaletindeyken yanımda arkadaşını bekleyen bir kız vardı. Ben o sırada aynadaki benle ilgileniyordum (evet bazen tuvalete gidince aynaya bakmayı unutmuyorum). Tam önümüzde duran ama uzanmadığımız sensörlü musluk kendi kendine akmaya başlayıp hemen duruyordu. Ama bu durum o kadar sık yaşandı ki, ben artık sessiz kalamayıp. "Ne şizofren bir musluk" dedim kıza bakarak. O da güldü. Siz de mi tiyatroya geldiniz, diye sordum sonra. Evet, dedi o da. Heyecanlı mısınız, dememle birlikte yüzüme bön bön bakmaya başladı. Böylesine övgülerle bahsedilen bir oyuna karşı ben heyecanlıydım, o değildi. Gayet normaldi. Ama bunu diliyle ifade etseydi daha iyi olurdu diye düşündüm, neden öyle düşündüysem artık. Küçücük tuvalette bir dolu insanın olması da ayrı bir seyirci kalabalığı tabii. Herkesin önünde beni rezil etmek istememiş olabilir, saygı duyarım. Neyse...

Oyundan bahsedecek olursam, gitmenizi tavsiye edeceğim bir oyun değil. İnsanların çok güldüğü benim düşünerek izlediğim, birkaç damla gözyaşıma mâlolan ama ayakta alkışlamamı engelleyen bazı özellikleri vardı. Yarım bırakılan bir hikaye gibiydi. Ama öyle ortasında bırakmamışlardı hikayeyi, sanki tam giriş kısmı biterken bırakmışlardı. Sonu pek tatmin etmedi o yüzden beni. İnsanlık hâllerine karşı iyi tespitler vardı ama bayağılaştığı yerler de. Yine de oyunculuklara sözüm yok. Hatta tiyatronun ayakta kalmasının en büyük sebeplerinden biri bu bence Türkiye'de. O yüzden bu şekilde destek veriyor olmak da beni biraz tatmin ediyor. Kısacası tüm bu sebepler, artık tiyatronun yüksek ile alçak kültür arasında bir yeri olduğunu düşünmeme sebep olan şeyler. Yine de benim alçak kültüre sahip, yüksek kültür özentisi olduğum da su götürmez bir gerçek olduğu için tiyatroya gitmekten vazgeçecek değilim. Paramın olduğu yere kadar artık.

Oyun, kadınlık halleri üzerinden yeni bir şey söylemiyor olmasının tüm suçunu erkeklere atmış sanki. Erkekler, kendinizi ezdirmeyin! Bu konuda ne erkekleri ne de kadınları savunuyorum, sonuçta ikisinden biri de olmadığım için kendimi hiç bilmediğim bir filmin izleyicisi olarak görmekten başka bir konumda bulamıyorum. Ancak bu konunun bu kadar basit işlenmesi insanda şöyle bir fikri de besliyordu bence: "Evet ya kadınlar bu kadar duygusal olmasaydı tüm bu kadın-erkek meselesi de ortaya çıkmayacaktı."

Üzgünüm, böyle bir şey yok. Kendinizi kandırmayın.

Bu konuyu daha da derinleştirmeden kapatalım, yoksa kendi kendimi nakavt edeceğim birazdan. Bir ayda bu kadar kültürlenmenin yanı sıra aynı zamanda fakir kalmam da cabasıydı. Kültürlenmenin de bu kadar basit bir şekilde olduğuna hiç inanmıyorum aslında. O yüzden yaşasın gezmek, kitap okumak, muhabbet etmek!

Bir de bienal var. TÜYAP kitap fuarı var. Kadın müzesini gezmek var. Ama onların acelesi yok çünkü ders-vize-ödevler var!

Ha bir de bu gece challenge var. Saatler kala son vurucu noktayı da yapıp yazıyı sonlandırayım artık. Hoşça kalın!




Yorumlar

  1. Bu harika yazı için öncelikle teşekkür ederek başlamak istiyorum.Ellerine sağlık.:) Bu arada hiç tiyatroya gitmediğimi fark ettim. Üzülerek söylüyorum bunu.O yüzden çok kıskandım şimdi.Demek ailecek tiyatroya giderdiniz. Çok güzel bir şey olmalı.Maalesef öyle sosyal bir aileye sahip değilim.:( Daha çok sinemaya giderim bende. Gerçi onda da büyük bütçeli yapımlara gidiyorum. Bahsettigin tiyatro ve filmleri ilk kez duyuyor olmamda cabası. Ama artık sayende öğrendiğime göre izleyebilirim.^-^ Tabi tiyatroya gitmem zor olur ama filmleri izlerim. Özellikle Gong Yoo'nun filimi dikkatimi çekti. Severim o oyuncuyu.Önerilerin için teşekkürler.♡♡

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Filmlerden başlamak mantıklı olabilir, çünkü özel tiyatrolara bilet bulmak zor olabiliyor. Ama sinemalar o konuda daha cömert. Ayda bir sinema gibi bir prensip edinebilirsin belki, işe yarıyor bence. :) Umarım benim gibi beğenirsin filmleri. :)

      Sil
  2. 39 Basamak oyununa hep niyetleniyorum ve her seferinde ban alana kadar biletler bitiyor:) Yalnız çok beğenmediğiniz izlenimini aldım ben ve sizden farklı birkaç yerde olumsuz yorum okudum. Oyuncuların hatırına az eleştiri yapılıyor sanırım.
    O yüzden şimdi kararsızım açıkçası.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben nereden geldiğine bakmadan eleştiri oklarını her yere savuran biriyim, yoksa beğenmedim değil. :) Bence ilk fırsatta gidin. Biletleri internet üzerinden daha hızlı alma şansınız olabilir, akşam saatlerinde açılıyor genelde. Oyunculukları gerçekten iyi, ama oyunun türü bana farklı geldi. Yine de gittiğime çok memnun kaldım, size de kesinlikle tavsiye ederim. :)

      Sil
  3. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Salesman'a başta iki seans koydular sonra ek bir seans daha koydular. Ancak bizim seansta boşluklar vardı, muhtemelen gelmekten vazgeçenler oldu çünkü kapalı gişe olduğunu duymuştum.

      Her hafta bir Kiyarüstemi izleyeyim o zaman. Yavaş yavaş, sindire sindire.

      Sil

Yorum Gönder