İstanbul ve Düzeysiz İlişkimiz & Evden Kaçtım!



Kim diyebilirdi ki böylesine güzel bir yeri İstanbul’da bulabileceğimi? Sanırım ona karşı biraz fazla haksızlık yaptım. Ama yorgunluğumu, stresimi, vaktimin olmayışı suçunu başka kime atabilirdim ki? Belki de kendimden kaçtım. Belki de Aysel olmuştum. Hayır. “Belki”yi çıkartalım. Düpedüz Aysel olmuştum. Ama şunu da biliyorum ki, Aysel olduğumu anladığım anda kendimi fark ettim ve değiştirmeye çalıştım. Hem de duygusal açıdan çok yoğun ve yorgunken yapmıştım bunu. Belki de tam anlamıyla hayata geçiremedim. Sadece düşüncede kaldı. Evet, sadece zihnimde kaldı çünkü bir rüya gibiydi. Önce gerçek sandım ama bir türlü uyanamamışım. Ve şimdi dejavu yaşıyormuşum gibi, kendimi yarım yıl önceki halimde bulunca aslında rüyamdan hiç uyanmadığımı ve bütün her şeyin zihnimin bir oyunu olduğunu söyleyebilirim. Ben HALA Ayselim… Peki Aysel kim?

Aysel, Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak romanındaki baş karakter. Şimdi o karakteri size anlatıp kitabı okumuş kadar olmanızı istemiyorum. Zaten o kadar da iyi anlatacağımı sanmıyorum. Sadece merak edin ve okuyun. Hele benim neyin rüyasında olduğumu bilmek istiyorsanız kesin okuyun.

İstanbul aşığı olmayışımı kaç defa söyledim bu blogta, pek hatırlamıyorum. Ama şunu biliyorum ki, bu birkaç senelik bir olay değil. Ben lisedeyken de böyleydim. Lisedeyken bir tatil günü, okuldan arkadaşımla otobüse binmiş, Eminönü’ne gidiyorduk. Denizi görür görmez bana “İşte bunu seviyorum ya! İstanbul’u seviyorum!” demişti. Ben acayip şaşırmış bir halde ona bakıp şunları söyledim: “Sen ciddi misin?!”

(Evet yani öyle tarihe geçecek bir şey demedim. Ne var yani?)

Kişiliğim yüzünden mi hep kötü taraflarını görüyorum ya da görmek istiyorum, emin değilim ama kötümser bir insan olmadığımı biliyorum. Elbette bir Polyanna değilim ama tam anlamıyla realist olduğumu söyleyebilirim. Rus edebiyatı hayranlığımdan size bahsetmiş miydim? Bahsetmediysem, bunu bir ara yapmalıyım. Asıl konumuza dönersek, İstanbul’a olan sevgisizliğim/antipatim/duygu yoksunluğumun tam olarak ne zaman başladığını bilmiyorum. Ama bir zamanlar oturduğum semti sevdiğimi hatırlıyorum. Aslında bende bir zamanlar İstanbul’a boş değilmişim. Fakat her platonik aşkım gibi, onu da sonsuza kadar sevememişim anlaşılan. Yine de kötü bir tecrübe değildi.

Şu anda mesai saatinde, -belki de- İstanbul’un en güzel sahilindeyim. Başka bir şehre taşınma hayallerim boşa çıkarsa ya da İstanbul’da başka bir yere taşınmam gerekirse, neresi olacağını buldum. Tam bir İstanbul gibi… Ama “İstanbul”dan daha güzel bir İstanbul burası. Keşke hep gelebilsem.

Daldan dala atlamayı bırakıp neden İstanbul’a kanımın ısınamadığını size anlatmak isterdim. Ancak bu sadece kendime nedenleriyle açıklanmış bir ödev olur. Pisliğini, kalabalığını, trafiğini, insanlarını, kötüleyip sanki bende onlardan biri değilmişim gibi, hatta her gün o trafiği oluşturan tek kişilik arabalardan birini kullanmıyormuşum gibi ve hatta -zaman zaman- kabalığıyla iğrendiğim insanlardan birine dönüşmüyormuşum gibi onları kınayamam. Hayır. Benim kişiliğimi bozuyor burası. Sanırım tek bir neden vermem gerekirse bunu söyleyebilirim. Özünde, küfür edince gülen birisiyim ben. Biri bana ciddi bir şekilde küfredince oturup ağlayan biri aynı zamanda. Bu açıdan düşününce bence iyi bir sebebim var.

Ancak bana İstanbul’a sevdirecek insanlar var. Bunu hissediyorum. Umarım hissettiklerim doğru çıkar. Sadece bir zamanlar güzel bir şehir olduğunu değil, hala içinde güzellikler barındırdığını ve bunları da bana tek tek gösterecek birileri olmalı. Vardır umarım. Var mıdır?


Bir şarkı koyayım da içimiz açılsın: 

Bu arada challenge’ın gidişatı hakkında bilgi vermek istiyorum. Huzur Sokağı’nı okumuyorum. Hatta kitap değil light novel okuyorum. Hile sayılır mı? Sayılmaz umarım. Döneklik sayılır mı? Su getirmez bir gerçek orası. Peki fikrimi değiştiren ne oldu? Bana çok fena bir baskı uyguladılar ATG'yi çevirmek  konusunda. Bende okumadan çeviremeyeceğim için bir başlamak istedim. Ancak vakit yetersizliğim, beni bu challenge’ı kullanmaya itti. Sonuç, bir saatte dört bölüm ancak okuyabildim. Hayırlısı olsun diyelim. (Bu arada toplam 150 küsur bölüm.)

Onun dışında ilk gün bir saat yürüyüp bir saat de okudum. Onu da eve geldikten sonra bir buçuk saat uyuduktan sonra yaptım. Çünkü kendimde güç bulamamıştım. Gece 11’de çıkıp önce yürüdüm sonra da oturup ATG’yi okudum. Güzel oldu bence. Eve gelince de hemen uyudum zaten. Ama o saatte bizim ev sessizliğe gömülmüş, hatta kapıya kilit vurulmuştu. Bende arka kapının kilidini çekmecemde bulmuştum. Onunla arka kapıdan evden kaçtım! Adeta kaçtım. :D Sonra da kilit cebimde şangır şangır ses çıkartmasın diye anahtarı kapının üstünde bıraktım. Yani hırsız girse, evin anahtarını cebe indirebilir rahatlıkla. Ama elbette bu benim umurumda olmadı ve evden kaçıp iki saat sonra eve döndüm. Pişman değilim. Yine olsa yine yaparım.

Bugün ikinci günüydü ama sabahtan beri dışarıda olduğum için enerji bulamadım kendimde. Artık yarın sabah ola, hayrola!

Bir de güzel bir haber vermek istiyorum size. Bu challenge, sevgili Alice’in teklifi ile bir akıma dönüşmüş olabilir. Çünkü aramıza bir kişi daha katıldı!!! Kendisi lazy otter.  O da kendine göre değiştirecek bu meydan okumayı. Bakalım neler yaşayacak? Bizlere neler anlatacak? Sabırsızlıkla bekliyorum.

Son olarak size iyi bayramlar hediyesi veriyorum. Kendisi yeni keşfettiğim bir blog. Daha doğrusu ben keşfetmedim, rastgeldik birbirimize. Evet, bu daha uygun oldu. Buyurun bakalım: Hediyem. Biraz dokunduran, biraz kafa karıştıran ama çokça düşündüren. Belki ilginizi çeker, belki çekmez. Ama benim yer vermeyi çok istediğim bir şeydi. Umarım beğenirsiniz. Ola ki yazısını/yazılarını beğenirseniz, bloğunu size söyleyebilirim. Ama şimdi reklamını yapmak istemiyorum çünkü benim bloğumdan çok onunkinin takipçisi olabilirsiniz. :D
,
Yaşasın kötülük!


İyi bayramlar herkese!

Yorumlar