Sabrın Sonu Selamettir: Üniversite vs İş Hayatı



Bir hafta öncesinden kalbimi saran heyecanın bugün son derece bayağı bir biçimde sonlanmış olması, beni hayal kırıklığına uğratmadı desem yalan olur. Hani şu çok sık duyduğumuz "Üniversiteye geçince hayata atılma" temalı konuşmalarının sonu bana "hayata bir adım kala: üniveristeye geçmek" gibi geliyordu. Oysa öyle değilmiş. Üniversiteyi gözümde ne ara büyüttüğümü, ne ara onunla bu kadar eğlendiğimi ve ne ara ondan bıktığımı bilmiyorum. Bunların hepsi "bir ara" yaşandı. Tıpkı lise, ortaokul, ilkokul gibi...


"Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum."

Böyle başlanılan bir kitap, ne kadar sürrealist olabilirse, bizim hayatımız da işte o kadar sürrealizm taşıyor. Yani sıfır. Her şey o kadar gerçek ve o kadar gerçek ki, yaşadıklarımıza inanmakta zorluk çekiyoruz. Belki de bu yüzden yaşarken değil, o anı yaşadıktan sonra şekillendiriyoruz. İyi-kötü, zor-kolay, heyecanlı-gergin, etkileyici-acınası...vs diye. Yaşadığımız utancı bile sonradan gün yüzüne çıkarıyoruz. O an belleğimizde bir ömür kalmıyor, ona biçtiğimiz değer kalıyor. Lisedeyken ondan bu kadar hoşlandığımı hatırlamıyorum. Muhtemelen aynısı üniversite için de geçerli olacak. Şu anda bir işe girme ve para kazanma hırsım, ne ara beni bu kadar ele geçirdi, hiç bilmiyorum. Oysa öğrenci olmayı gerçekten seviyorum. Mümkünse, hayatımın sonuna kadar öğrenmek ve eğitilmek istiyorum. Daha çok bilinçlenmek ve daha çok bilgiye doyumsuz olmak istiyorum. İyi ve kötü yanlarıyla okumak, daha çok okumak istiyorum. Gerçekten istiyorum.

Sürekli ezilmekle, bıkmadan ezmek arasında sıkışıp kalmışım. Hayatımı bu şekilde ifade etmek bile, benim "ezilme" olayına ne kadar saplantılı olduğumu gösteriyor. Oysa rekabetçi biri değilimdir. Geçen yıl psikolojik bir araştırma için denek olmuştum ve bunu orada da görmüştüm. Kısaca anlatayım. Nabzınızı ölçmek için bilekleriniz ve ayaklarınız bir cihaza bağlanıyor. Daha sonra size ön yüzleri kapalı olan, kartların olduğu bir oyun veriyorlar. Kartların ön yüzlerinde her birinden ikişer tane olan ülke bayraklarının resimleri var. Bu oyunu bildiğinize eminim. Süre başlıyor ve kartların eşlerini bulup en kısa sürede oyunu bitirmeye çalışıyorsunuz. Daha bitmedi. Bütün bunları sizinle aynı anda başka biri daha yapıyor. Yani onunla yarışıyorsunuz. Farklı odalarda, aynı zamanda süreniz başlıyor. Toplamda üç kere devam eden bu oyunda bana her seferinde başarısız olduğum ve diğer odadaki kişinin beni yendiği söylendi. İlk söylendiği zamanda, son söylendiği zamanda da içimde hiçbir şey değişmedi.  Kendime hep "bu beklenen bir şeydi, zaten hafızam çok kötüdür" deyip durdum. Deney bittiği zaman araştırmadan sorumlu hocam geldi ve bana neler hissettiğimi sordu. Ona içimden geçen şeyleri söyledim. Çok şaşırdı. Nedenini anlamadım. Acaba yanlış mı anlattım diye bana bunu Türkçe konuşan öğrencilerden yardım alarak tekrar sordu. Aynı cevabı verdim. Daha sonra açıklama yaptı. Ben hiç şaşırmadım. Çünkü tahmin ettiğimiz şey çok aşikar, değil mi?

Özetle, başka odada kimse yoktu ve ben kendi kendime yarışıyordum. Her adımda yenildiğimi söylerken rekabetçi ruhumun alevlenmemesi onun canını sıkmış; ayrıca şu ana kadarki tüm deneklerden daha kısa sürede oyunu tamamlamış olmam da, benim canımı sıkmıştı. Başkalarının beni ezmesi gerekirken, neden ben kendimi eziyordum ki? Bu haksızlıktı. Ruhumun bana yaptığı bir haksızlık.

Ezilip ezilmemenin kişinin özgüveniyle doğru mu ters mi orantılı olacağını belirlediğim bir genelleme yapmaktan kaçınıyorum. Kendime olan güvenim, geçen hafta iş görüşmesine gideceğim zamandan beri yerlerde çünkü. Başta, hiç düşünmeden atladığım bu iş, şu anda biraz sıkıntılı gelmeye başladı. Haftanın altı günü, yol paramı bile çıkartamadan çalışacağım. Üstelik bugünü baz alırsak, 12.15'te evden çıkıp 14.00'da vardım. Görüşme bir saat sürdü. Sonra eve bir saatte geldim. Cidden, bir düşünsenize: Her gün aşağı yukarı üç saatlik yolu alıp tatilimin son demlerini uykusuz ve beş parasız ama saatlerce çalışmış bir şekilde noktayacağım. Üstelik, iş yetişmezse okul saatlerinde de çalışmaya mahkumum. Başlamadan istifa mı etsem?

Üniversiteye yeni geçtiğim zaman kurduğum düşlerimin hiçbirinde olumsuz yanları yoktu. Şu anda bile olumsuz yanlarını göremiyorum. Bir hafta boyunca akşam yemeği yiyememek ya da yetişmesi gereken makaleler bana şu anda bile o kadar korkutucu gelmiyor. Öğrenci olmayı stresiyle birlikte seviyorum. Hayatımın her döneminde öğrenci olmaktan gurur duydum ve çok başarılı olmasam bile öğrenciliği sevdim. Peki, şimdi neden bu sevdamdan vaz geçiyorum?

Bende bilmiyorum. Ama bu yaz bir hayal kurdum ve bence bu üniversiteye geçtikten sonraki en gerçekçi ve en güzel hayalimdi. Mezun olacağım yıl tekrar üniversite sınavlarına giriyorum ve Ankara İpek Üniversitesi'ni tam burslu kazanıyorum. Hem cebime para giriyor hem de sevdiğim bölümü okuyorum. Yanlış anlaşılmasın, şu anki bölümümü de çok seviyorum. Ama bana yetmiyor. Eksik bir şeyler var. Kısaca ÇAP yapmak yerine art arda iki üni bitirmeyi tercih ediyorum. Ne kadar mantıklı, değil mi? Aha, aynen öyle.

Yazının amacına gelirsek, iş görüşmem nasıl geçti? Güzeldi. Zor bir iş. Ama iş sahasını görmek ve "çalışmak mı okumak mı?" adlı soru işaretlerine kesin bir cevap verebilmek için bu işi yapacağım. Hem tecrübe olur, hem de okumanın kıymetini bir kere daha anlarım. Böylece üni sınavlarına asılırım. 

Belki hayalim de gerçek olur? 

Bu arada detaylı anlatmadım ama söylemezsem çatlarım muhtemelen. Beni bir deneyeceklerdi ya, öyle bir şey olmadı. Bana işi anlattı ve hemen tanıştığıma memnun oldum deyip beni işe almış oldu. İyi bir İngilizcesi olan yeni patronum bir Beliçikalı ve Gezi Parkı söylem analizi yapan bir doktora öğrencisi. İtalya'da bir üniversitede okuyor ve bu araştırmasını, kasım ayında teslim etmesi gerekiyor. (Amma kültür akıyor yahu!) 

İçimi bir nebze dökebildiğim için daha bir rahatım artık. Şimdi gidip tatil hazırlıklarına başlayayım!

Hoşça kalın!



Yorumlar

  1. Öğrencilik aslında gerçekten güzel bir şey. Her ne kadar liseden şikayet edip dursam da, ben bile iş hayatıyla baş edemez bir şey olduğunun farkındayım. Gerçi okul şartları da çok iyi değil,her gün belli bir saatte kalkma, belli bir yerde olma zorunluluğundasın ve bunlara rağmen kahretsin ki aldığın eğitim de bir şeye benzese! Yine de açıkça "köle" olduğun iş hayatından daha iyidir.

    YanıtlaSil
  2. İş hayatının gerçekten en güzel yanı kimseye muhtaç olmaman. Ama işini sevmiyorsan, bu bile kendi başına yetmiyor. Umarım, işimi severim! Yoksa gerçekten üzüleceğim.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder