Elveda Depresyon/ Goodbye My Lover



Her günüm bir diğerinin aynısı gibi geçerken, dün bir blog yazısı ile karşılaştım. Planlanıp programlanan yaz hedeflerinin bir türlü gerçekleşmeyişi ile ilgiliydi. Bu yazın başında depresyona balıklama atladığım için öyle hayallerim şunlar, hedeflerim bunlar diye belirlediğim bir şey olmadı. Ama illa ki kışın vakit bulunamayan animeler, fırsat bulunamayan mangalara "bu yaz izlerim/okurum." demişimdir. Keşke her şeyde yaptığım gibi bunda da bir liste yapsaydım. Ama o zaman kendimi zorundaymışım gibi hissederim. Yok, yok. İyi ki liste yapmamışım. (Vicdanını rahatlatmaya çalışır.)

Benim bu yaz gerçekleştirmek istediğim bir hedef olacaksa eğer, bu kesinlikle depresyon halimden kurtulup güzel günlere umutla bakan Roromiya'yı geri kazanmak olur. Fakat farkında olmadan bunu da yapmıştım. İnsan bazen hırs yapmak zorunda olmadan, azimle çalışmaya kalkmadan da bir şeyleri başarabiliyormuş meğersem... Elbette bunda ailemin ve arkadaşlarımın da katkısı var. Hatta onlar olmasaydı altından kalkamazdım muhtemelen. Peki ne oldu? Neden böyle bir yazı yazma gereği hissettim de zırvalamaya başladım?

Bugün aynaya baktığımda saçlarımı kestirmek istemedim. Amma klişe oldu. Kabul ediyorum. Ama benim hayat düzenim mevsim geçişlerine göre programlıdır. böyle bir insan için ağustosun bitmesi demek, yeni başlangıçların zamanı geldi demektir. Mesela ben asla nisanda saçımı kestirmeyi düşünmem. Aklımın ucundan bile geçmez. Ya da kasımda diyet yapmaya başlamam. Kendimle ilgili bir değişiklik yapacaksam ve hayatımın şeklini az buçuk değiştirmek istiyorsam, yeni bir mevsime girerken yaparım. Belki de başka bir batıl inancım bu ama "daha iyi" olacağını düşündüğüm için böyle yapmıyorum. Yeni bir başlangıcın başka bir başlangıçla ortak olmasını istiyorum sadece.

Mart,  Şubat'ın ardında bıraktığı soğukla boğuşurken, bende yurdumdan taşınıp loş ama temiz odamın eskimiş eşyalarıma özlem dolu bakışıyla ısınıyordum. Elbette böyle anlaması zor ve zorlama olduğu aşikar cümleler kurmak için değil bu inancım. Sanırım sadece yeni bir mevsime ben de yenilenmiş olarak girmek istiyorum. Neyse, gelelim saç kestirme konusuna... Genelde her eylül ve haziranda saçlarımı kestirirdim. Haziran ayında "biraz uzasınlar" diye kestirmek istemedim. Ama on beş gün sonra eylüle gireceğiz. Ve bu sefer kararlı olarak kestirmek istemiyorum. Yenilenmek istemediğimden değil, aksine, bu sefer de böyle bir değişiklik yapmak istediğim için.

En son ne zaman saçlarım omuzlarıma değmişti, hatırlayamıyorum. Bugün aynaya baktığımda saçlarım omuzlarımın üstünden dökülmüş, uçlara doğru rengi açılmış ve at kuyruğu yaptığım zaman enseme değebiliyordu. Bu benim için bir değişim. Hoşuma gitti, Belki biraz endişelendim ağırlık yapacak diye ama, yine de hoşuma gitti.

İşte böylece depresyonum da banyodan sonra dökülen saçlarım gibi çöpe gitmiş oldu. Ha? Nasıl geldik şimdi buraya diyebilirsiniz. Kısaca şöyle; bir buçuk ay boyunca ne arabaya bindim, ne de ailem dışında biriyle yüz yüze konuşmuştum. Evden dışarı adımımı atmamış ve deniz görmemiştim. Belki bunlar size normal gelebilir ama ben evde oturan biri değilimdir. Gezmek, yeni bir restoran keşfetmek, dışarıda kahve içip dondurma yerken muhabbet etmek benim içim Maslow'un piramidinde neredeyse en alttaki temel ihtiyaçlar kadar önemlidir. Hadi o kadar abartmayalım da, güvenlik ihtiyacı kadar diyelim. Ama önemli işte. Oysa Olgun Kız yani Urfalı (bu isim içime sinmediği için arkadaşlarıma memleketleriyle hitap edeceğim) farkında olmadan asosyallik uçurumunun kenarında duran beni bir çırpıda kendine çekti. Yanlış anlaşılmasın, asosyal olmak bana her zaman cazip ve havalı gelmiştir. Ama bana iyi gelmiyor. Yoksa asosyal olan herkese saygım sonsuz.

Urfalının beni kendime getirişi ve bir haftada beş gün dışarı çıkıp gezmemle birlikte sosyalliğin doruklarına ulaşmış ve farkında olmadan sosyal bir bireye dönüşmüştüm. Hatta Vartolu ile buluşmayı teklif ettim ve kabul etti. Ayrıca Kore' den yeni gelen Tokatlı ve Manisalı ile de buluşma ayarladım. Bunları nispet yapmak için söylemiyorum. Bana çok garip geliyorlar, çünkü hiçbir zaman bir arkadaşımı bir yere davet etmedim. En fazla evime davet etmişimdir ama dışarıda gezmeye değil. Genelde davet edilen ve reddeden, ısrar edilince de kabul eden taraf bendim. Şimdi, kendimi aşıp insanları bir yere davet ediyorsam, bırakın depresyondan kurtulmayı; depresyonu ezip geçmiş hatta banyomun çöpüne atıp kapının önüne postalamış olmalıyım. O derece rahat, yeni ve huzurluyum.

Bu arada yazının başında belirttiğim, hedefim sayılmaz ama hayalim olan bir şeyi itiraf etmek istiyorum. Ben, ne zaman "bugün sabahlayacağım" dediysem, o gün sabahlayamadım. Hatta dün o blog yazısını okuyunca aklıma ilk bu geldi ve yine "bugün sabahlayacağım" dedim. Ama saat üç buçukta yatağa gömüldüm resmen. Peki nasıl o saate kadar dayandım? (Evet, normalde 12'de yatan birinden bahsediyoruz, yani bu bile bir başarı.) Ayakta kalmak için çevirilerimi bahane etmiştim kendime. Üç bölüm çevirip arada da forever young'ın bloğunda takıldım. Şu yazısında geçen "Hatta arada chatbox'a gelin muhabbet ederiz." demesiyle bir saat de chatte konuşulanları izledim. Hatta bizim siteyle ilgili konuşulanları okuyunca gülme krizine girdim. Buradan kendisine sevgiler, saygılar. :) Millet yavaş yavaş "ben yatıyorum, iyi geceler" deyince benimde uykum geldi. Ama yine de bir bölüm daha çevirip yattım. Benden bu kadarmış.

Üç buçuğa kadar dört bölüm mü çevirdim? Evet, çünkü ben hızlı çeviremiyorum ve bazen saatlerce bir cümlede takılıyorum. Yani havalı  veya ingilizcesi süper olan biri değilim. Bunu kendime itiraf etmem gerekiyordu. Şimdi omuzlarımdan yük kalkmış gibi hissediyor ve temizlik yaparak enerjimi atmaya gidiyorum.

Bu arada devriminkitapları' ndan günün anlam ve önemine binaen bir şiir buldum. Yazmazsam olmaz.

İnsan hep bekler...
Hafta boyunca cuma gününü,
Yıl boyunca yaz tatilini,
Ömrü boyunca mutluluğu.

Hoşça kalın!

Yorumlar