#1 Haruki Murakami:Yaban Koyununun İzinde




Bu kitapla ilgili yazıyı hemen okumak için kırmızı bölüme gidin.

Sınrın Güneyinde, Güneşin Batısında ile yapacağım Murakami yazılarımda bir değişiklik yaptım. Evet, o kitabı ikinci bir kez daha okuyup kurşun kalemle ağaç cinayeti işlemeye devam etmek üzere ileri bir tarihe attım. Açıkçası bu, son anda verilen bir karar değildi. O kitaptan önce Murakami'nin başka bir kitabını almam, farkında olmadan o kitaba başlamam ve tükenmez kalemle ardı arkası gelmeyen cinayetlerin işlenmesiyle son bulan kitabı bitirişim tamamen spontone(!) gelişen ve ilerleyen olaylardı. Bir bakmışım, reglimin ikinci gününde uykusuzluktan kıvrandığım karanlık odamda, bir ışık huzmesi bu kitaba indi ve uykusuzluk problemime yeni bir bakış getirdi. Ya da tam olarak böyle olmamış da olabilir...

Anlaşılan fantastik veya bilim kurgu kitaplarını okuyamama gibi bir beceriksizliğim yok sadece. Aynı zamanda bu türde yazamıyorum da. Hiç şaşırmadım. Ortaokulun ilk yıllarında Rus edebiyatını bitiren ve realist akımın etkilerini hayatının her köşesine taşıyan bir genç kızın fantastik veya bilim kurguya yeteneği olması komik olmayan bir şaka olmaz mıydı zaten? Sadece bu bile yeterli bir sebep. Diğer sebepler şimdiden odayı terk etti.

Kısaca olay şöyle geçti: Sosyalliğimin zirvelerinde olduğum bir hafta en yakın arkadaşım Olgun Kız (ne de güzel takma isim bu böyle! ) ile D&R'a girmem sonucu Murakami'nin raflardaki yerini değişmiş olarak gördüm. Eski yerinden daha arkalara taşımışlardı ve eski yerinde artık Best Seller dediğimiz genç kız edebiyatı uçuşuyordu. Bunu Murakami'ye yapılan bir haksızlık olarak görmüyorum elbette. Sonuçta D&R, bir kitapçıdan önce ticari bir mağaza. Hatta ona kitapçı demek bile kitapçılara saygısızlık olur. Ayrıca son gittiğimden beri Murakami'nin kitap sayısındaki eksiklik de gözümden kaçmadı. İki aydır gitmediğimi varsayarsak ve 7-8 kitabından sadece 5 tanesinin (5 farklı kitabı var ama hepsinden birkaç tane var) yerinde durduğunu göz önüne alırsak; Murakami satışının fena olmadığını ama kitaplarının yenilenmediğini anlayabiliriz. Yani gereken önemi göstermiyorlar. Fakat iş, "stres atmak için boyama yapın" diyerek yetişkinlere boyama kitabı pazarlayan yayınevlerine gelince, durum tam tersi. Neyse, iğnelemeyeceğim. Sinirimi çıkartmak için değil, sadece raf yerleşiminin ve kitap yenilemenin önemine değinmekti amacım. Umarım siz mesajı almışsınızdır. 

Daha olayı bile anlatamadan yeni bir paragarafa geçtim... Ehem. Bu sefer gerçekten (kısaca) olay şöyleydi: Olgun Kız'la kendimizi D&R'da kaybetmeden önce aramızda geçen konuşma:

Olgun Kız: Roromiya lütfen D&R'a girmeyelim. Biliyorsun kendimizi kaybediyoruz.
Roromiya: Ama ben Murakami'nin bir kitabını alacaktım. Hani şu bir günde kitaplarını bitirdiğim adamın... (yavru köpek bakışlarını yapayım derken köpek olur)
Olgun Kız: Tamam ama alıp çıkalım. Maaşımı yeni aldım zaten, çok durursak hepsini harcarım orada.
Roromiya: Tamamdır zaten yerini biliyorum. İmkansız'ın Şarkısını alıp çıkarız.

Sonuç: O kendini kaybetti. İki kitap aldı. Yeğenlerine Cin Ali almaya kalkışırken onu durdurdum ve kasaya soktum. İmkansız'ın Şarkısı yoktu. Yaban Koyununun İzinde'yi aldım. 1Q84'ü almaya param yetmedi. 

MUTLU SON

Kitabı aldıktan sonra okumamak için en fazla iki gün direnebildim. Bosna-Hersek'ten sonra zorla okumaya çalıştığım kitaplara nispet yapar gibi bir oturuşta 70 sayfa okudum ve kitaba her ara verişimde sayfa sayısının 7'nin katlarında olmasına özen gösterdim. Neden mi?

Yapım böyle napiyim! (Burada yazar ve okur aynı anda "zönk" olur.)

Hayır. Elbette yapım böyle değil ama takıntılarım var ve çok da masumlar. Masum ve zararsız oldukları için benden bir parça olduklarını ve imzam ya da imajım gibi olduklarını düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum. Sonuç: Takıntılarımla yaşamayı seviyorum.

Birkaç gün boyunca her gün kitabı elime alıp hikayeden soğumamaya çalıştım. Soğunulacak bir hikayesi yoktu ama öyle bir etmen vardı ki, kitabı elimden atmam için beni zorluyordu. Bu etmene yazını sonunda değineceğim. (Ya da söveceğim.) Birkaç gün böyle geçip gitti ve dün geldi. Reglimin ilk gecesi ve ben uyuyamıyordum. Her reglin birkaç günü uykusuzluk problemi yaşar ve tuvaletimde bol bol vakit geçirmekle souçlanan gecelere kadar varırdı zaten. Hele yurttaysam, sormayın halime... Kendimi mumyalayıp sabah erkenden kalkar ve acımı içime gömüp reglin bitmesi için dua ederim. Ama dün evdeydim. Sabah erken kalkmam gerektiği ve saat bir buçuk sularında olduğu için kendimi uyumaya zorluyordum. Başarısız oldum. Kalktım ve beş dakika boyunca düşlediğim şeyi yaptım. Kaldığım yerden kitabı okumaya başladım. Hem de büyük bir iştahla. Bir zaman sonra yatağım rahatsız geldi ve salona gidip terasın kapısını açtım. Kanepeyi teras kapısını önüne çekip üç aydır içmediğim bitki çayından içmek için su kaynattım. Sonra kitabın kapağını beğenip beğenmediğimle ilgili kararsız kalıp bitki çayını demledim ve iştahla okumaya devam ettim. Ta ki saat beşe kadar. 
Beklenen Sonuç: Kitap Bitti.
Gerçekleşen Sonuç: Daha Bitmedi. 

Evet, kitabı daha bitirmedim ama sonu beni hayran bırakacak, biliyorum. Çünkü Murakami'nin okuduğum üçüncü kitabıydı ve onun tarzını artık biliyordum. Sonu hayran bırakmasa bile hiç problem değil, çünkü daha bitirmeden hayran oldum. Ne hikaye, ne karakterler, ne de betimleme... Neyden hoşlandığımı söyleyip ona odaklanmak istemiyorum. Bu yüzden Murakami'nin bendeki çekim gücünü detaylı anlatmayıp, şimdilik kitapla ilgili söyleyeceklerime geçmek istiyorum.

KIRMIZI BÖLÜM (Kimse size kırmızı renkli olacak, demiş miydi?)

Adıyla ne kadar müsemma bir kitap olduğunu kitabın üçte birini okumadan anlamıyorsunuz. Ama editörler sanki bunu düşünmüşçesine kitabın arkasına konusunu yazıp beni faka bastırmışlar resmen. Ama onu da becerememişler. Neden mi? Hemen anlatıyorum.

Öncelikle, kitabın konusundan kısaca bahsedeyim (en sevmediğim kısım): Yeni boşanmış ve bir süre sonra kulaklarının fotoğrafını görüp sahibine aşık olan esas oğlumuz küçük bir reklamcılık şirketinin iki ortağından biridir. Çok zengin ve eli kolu her yere uzanan bir örgütün/çetenin/şirketin ricasıyla (daha doğrusu işi ve imajı tehdidiyle) sırtında kahverengi yıldız olan bir koyun aramak için bir yolculuğa çıkar. Neden bir koyun veya neden yıldızlı bir koyun diye sorarsanız, kitabı okumanız için oltaya gelmiş oluyorsunuz. Çünkü hikayenin can alıcı noktası bu içinden çıkılmaz girdaplarla dolu olaylarla başlıyor. Neden sorusunu sorduğunuzda bulduğunuz cevap ile kitabı neden muhteşem olarak değerlendirdiğim cevap aynı. Yazara hayran filan olduğumu düşünmenizi istemezdim ama üzgünüm, hiç şüphesiz ki öyleyim. Her karakteri Murakamice bir yan taşıyan ve herkesi bu karakterlerle bağdaştırabilen bir kitap. Öyleyse herkesin içinde Murakamice bir yan var. İşte bu iki cümlelik nedensellik, bana şunu özetliyor: Aslında dışarıda bir sürü Murakami var. Ama onlar bunun farkında değil. Olmak da zorunda değiller çünkü yaşamlarını böyle sürdüregeldiler ve bundan sonra da öyle yapacaklar. Asıl yapman gereken, onları keşfetmen. 

Sonra dışarı çıkıyorum ama hiç kimse bana Murakamice bir yana sahipmiş gibi gelmiyor. Çünkü onları tanımıyorum/tanımlayamıyorum. Ardından eve dönüp Murakami okuyan asosyalliğime geri dönüyorum.

 KÖTÜ SON

İşte bende uyandırdığı etkilerin küçük bir parçasını yazmaya çalışırsam bu sonuç çıkar. Ne yazık ki açıklayıcı olmadı. Çünkü daha kendime bile açıklayamıyorum. Sanırım biraz daha Murakami okumam lazım.

Elbette karakterlerin özgünlüğünü, onların geçmişiyle ve hem sıradışı hem de en sıradan olaylara verdikleri tepkilerle fark edebiliyorsunuz. Bu da benim dışarıda insanlarla asla kuramayacağım bir iletişimin olmayacak sonucu. Yalnızca en yakın arkadaşım Olgun Kız da Murakamice bir yan gördüm. Ama işin ilginç yanı şu ki, onda Murakamice bir yan olmadan da beni çeken bir tarafı vardı. Ve bunun ne olduğunu yıllardır merak ediyordum. "Sonunda buldum" demiyorum. Sonunda ondaki Murakamice olguyu değil, Murakami'nin neden başarılı olduğunu buldum. O da şu: Murakami bizi, biz olarak yazıyor. İçimizi bizden daha iyi biliyor ve bunu gayet doğal bir şey olarak yazıyor. Murakami de bizden biri ve işte tam da bu yüzden her karakterinde kendinden bir parça var. Adam aslında bizde olanları o kadar çarpıcı ve basit bir dille yazıyor ki, nutkumuz tutuluyor. Hayranlık verici, değil mi?

"Kimse benden daha karışık saçmalayamaz"ı da kanıtladıktan sonra kitapla ilgili düşüncelerime geri dönebiliriz.

Basit ama akıcı ve kolay anlaşılır bir dile sahip olduğu için bu kitap sizi zorlamıyor. Zorlamadığının üstüne, hikayesiyle ve merak uyandıran olayların gidişatıyla sizi kendine çekiyor. Üstüne bir de sonu tahmin edilemez olanın çekiciliğini yani gizemi eklediğinizde de sizi kendine bağımlı hale getirmiş oluyor. Teşekkürler Yaban Koyununun İzinde.

Özetle, akıcı, vurucu, sizin kadar sıradan, yaşanılamayacak kadar sıradışı bir hikaye. Gerçeküstü ve gerçekdışı. Ama gerçeklerden yapılmış. Okuyun demiyorum. Benim aldığım zevki belki alamazsınız. Ama bir şans vermenizi ve sizde oluşturacağı hisleri daha önceden yaşamadığınıza eminim. Yine de siz bilirsiniz tabii. 

Şimdi sövme kısmına geldik. Murakami'den tamamen bağımsız ama kitaptan bağımsız olmayan bir şey bu. Murakami'ye pozitif ayrımcılık yapıyor değilim. Sadece okuyun, beni anlayacaksınız. Öyle bir etmen ki, bu, teyzesinin ilk kitabı daha basılmadan defalarca okuyup yazım, imla, noktalama yanlışları ile anlatım bozukluğu yaptığı yerleri ona göstermek için saatlerini harcayıp; kitap basıldıktan sonra 30 sayfa okuyup anlatım bozukluğu ve yazım/noktalama yanlışlarının düzeltilmediğini (editörcüğü sağ olsun) fark ettikten sonra bir daha o kitaba elini bile sürmeyen bir insan olarak, (derin bir nefes alın) bu çevirmenin ve editörün sadece Murakami sahasından değil aynı zamanda bulundukları konumdan uzaklaştırılmalarını tüm içtenliğimle istiyorum. Elimde Doğan Kitap 6. Baskısı bulunan Yaban Koyununun İzinde kitabındaki yersiz virgülleri ve ana dili Türkçe olan bir okuyucuyu zorlayan Türkçe metni Murakami görseydi, bir daha hiçbir kitabının Türkçe basılmasını istemezdi. Bence. Ben olsam istemezdim. Ve sonuç olarak bizde ingilizce okumak zorunda kalırdık. Ya da Japonca öğrenmek. İlki daha pratik olurdu sanırım. 

Hani şu Kırmızı Bölüm'ün ilk paragrafında yazdığım "faka basamama" olayına gelelim şimdi. Kitabın arka kapağında, yani insanların kitabı almadan önce en azından bir kere bakıp hatta okudukları yere yazdıkları ŞEYin bir cümlesi:

"...Kadınlarla ilişkileri ve kadın kulağına duyduğu aşırı ilgi yüzünden başının derde girmesi yetmiyor, bir de sırtında krem rengi bir yıldızı olan esrarengiz koyunun peşine düşmek zorunda kalıyor."

1- Kitapta koyunun krem rengi değil kahverengi olduğunu bas bas bağırıyor adam. Kremi de nereden çıkarttın? Koyun postu krem zaten! Krem renginde bir yıldız olsa krem rengi bir posttan görüneceğini mi sanıyorsun?!

2-Esas oğlumuzun kulak fetişi filan yok. "...kadın kulağına duyduğu aşırı ilgi..." derken resmen bunu ima etmiş ama sadece bir kadının kulaklarıyla ilgili bir şey bu ve o kadında zaten kulaklarının bir özelliği/gücü olduğunu hep ima ediyor. Adamı kadın düşkünü olarak göstermiş. 

3-Kadınlar yüzünden başı derde filan da girmiyor. Kitap sınavı olacak da kitabı okumadığı için wikipedia'dan özeti okumuş gibi yorum yapan öğrenci gibisin. Önce bir git de kitabı oku! Adamın başı derde giriyor çünkü... (spoiler araya girer)

Kısa ve öz bir şekilde, sövmek ya da emeği geçen hiçbir kimseyi aşağılamak istemiyorum. Ancak çevirmenden çok kontrollerle ilgilenen editörlerin harcadığı emeklerinden şüphe duymadan edemedim açıkçası. Tek satırlık bir cümlede gereksiz kullanılan virgüllerdi beni tükenmez cinayetler işleten. Normalde, tükenmez kalem kitabıma değmez. En fazla kurşun kalem. Ama artık tükenmez cinayetlerle dolu bir Murakami kitabım var. Bu ona olan sevgimi azaltmıyor. Cinayet işlemiş biri olarak, kurbanlarıma bile tutulmuş durumdayım çünkü. Azıcık sövdüm, lakin sevgim tükenmedi.


Baştan sona karışık kebap şeklini alan yazımın tadı pek kebaba benzemese de, okuduğunuz için (hepsini okumadıysanız bile) teşekkür ederim. Hoşça kalın!



Yorumlar

  1. Canım yine Murakami çekti ama kendimi tutup okullar açılana dek bekleyeceğim. Murakami'ye öyle zamanlarda ihtiyacım oluyor çünkü. Bu kitap da geriye kalan okumamış pek az kitaptan biri.
    Tanıtım konusunda yayınevini suçlayamazdım normalde çünkü bende biri elimde Murakami kitabı görüp konusunu sorunca açıklama yapmakta zorlanıyorum. (Tsukuru Tazaki'nın Haç Yılları'nda değil belki ama Zemberek Kuşunun Güncesi... Aman yarabbi...) Ama bu defa gerçekten saçmalamışlar sanırım. Özensiz editörler ve çevirmenler tüm işi berbat ediyorlar.
    D&R konusundaki gözlemlerinde çok haklısın.

    YanıtlaSil
  2. İş, bir kitabın konusunu anlatmaya gelince gerçekten zor oluyor. Çünkü her okur, kendine göre zenginleştiriyor yazılanları. Bende bu yüzden içerik anlatmayı pek sevmiyorum. Ama burada yapılan hatalar o kadar net ve gözüme sokulmuştu ki, çok rahatsız oldum. Belki de ben abartıyorum ya da aşırı hassasım bu konuya. Yine de dayanamayı biraz araştırdım ve birçok kişinin çevirmenden şikayetçi olduklarını okudum. Keşke kontrol edilerek tekrar basılsa...

    Okuduğun için teşekkür ederim. Bende bir çırpıda hepsini birden okumamak için ağırdan almaya çalışıyorum. Umarım başarabilirim.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder