Cephesiz Bir İç Savaş: Bosna-Hersek Seyahatim (1)


Uyandım. Spor yaptım. Yemeğin altını kapattım. Terası yıkadım. Banyo yaptım. Oruca niyetlendim. Kestirdim. Uyandım. Kardeşime sataştım. Annemi uykusundan uyandırıp gönlünü ferah tutmasını söyledim. Terasa halı serdim. Yatağımın üzerinde hafif bir esintiye hasret duyarak Yüzüklerin Efendisi’nin ikinci kısmını kız kardeşimle izledim. Filmi beğenmedim. Balkonda orucumu açtım. Biraz müzik dinledim. Bolca vakit öldürdüm. Ve nihayet terastaki halıya oturup yazımı bitirmeye niyet ettim. Tabii fotoğrafları ekleyebilirsem…
Ne zaman Bosna yazısı için otursam bilgisayarın başına, fotoğraflar hep arıza çıkartıp bir türlü eklenmedi. Bende her defasında erteledim. Ama fotoğraflar eklenmese bile bugün yazıyı bitirip yayınlayacağım. Hadi bismillah…

Türklerden daha çok geçmişine sahip çıkan bir ülke, Bosna-Hersek. Ağzı dualı, yüzü çekingen, hareketleri temkinli… Belki insanları gülümseme dağıtmıyor ama, yine de sakin günlerin huzurunda mutluluğu bulmaktan geri kalmıyor. Memleketini çok seviyor insanlar. O kadar seviyor ki; bir zamanlar uğruna gençlerini şehit verdiği, acılarını içlerine döküp duadan başka silah kullanmayı reddettiği iç savaşlarındaki düşmanlarıyla hala birlikte yaşıyorlar. Belki sadece selam alıp veriyorlar, ama olsun. Bu da bir medeniyet göstergesi. Biz onu bile yapamıyoruz kimi zaman.
Anlatılacak çok şey var Bosna-Hersek’le ilgili. Önce sıkıcı olanlardan başlayacağım. Haberiniz olsun, burada yazıyı bırakmanız için uyarımı yapmış olayım.
Öncelikle seyahatimin programı hakkında kısa bir bilgi verip ardından nasıl gezdiğimizi ve neler gördüğümüzü anlatacağım, son olarak da Bosna-Hersek ile ilgili yaptığım tespitlerime (tamamen kendi görüşlerimdir ve haksız olduğum noktalar olabilir) ve düşüncelerime yer vereceğim. Kiraladığımız arabada bulduğumuz cd'nin 12. parçası olan bu şarkıyı dinlemenizi tavsiye ederim. İlk dinleyişimizde kardeşimi ve beni esir aldı, bir daha da bırakmadı zaten. Şehirlerarası yolda bol bol dinledik ve tadımlık bir yöresel tat bekleyenlere de sunmak istedim.

3 gece, 4 gün olacak Bosna- Hersek gezisi için herhangi bir tur ya da rehber ile anlaşmadık. Google'daki birçok seyahat bloğundan faydalanıp bir yol haritası çıkarttım ve programı “kesinlikle görülmesi gereken yerler”e öncelik vererek oluşturdum. Az bir zamanımız ama görülecek çok yerimiz var gibi geldi bana. Bu yüzden bitap düşeceğimizi sanıyordum ama hiç de öyle olmadı açıkçası. Tam yetti diyebilirim zaman konusunda. Programı şöyle yapmıştım: İlk ve son günü Sarajeva'daki (Sarayova diye okunuyor. Türkçe'si ise Saraybosna olarak geçiyor.) Sebil, Baş Çarşı, Gazi Hüsrev Bey Camii, Vrelo Bosna, Latin Köprüsü, Şehitlik ve Aliya İzzetbegoviç'in mezar ziyareti. İkinci gün: Konjic- Komjic Köprüsü, Mostar- Mostar Köprüsü, Blagaj (Blagay), Sarı Saltuk Tekkesi, Poçitel. Üçüncü gün: Vezirler Şehri Travnik- Travnik Kalesi, Süleymaniye Camii, İbrahim Paşa Medresesi ve Ahmiçi Köyü (Türklerin orada kurduğu ilk köymüş). İlk okuduğunuzda çok yoğun ve/ya yorucu gibi geliyor, ama her şehirdeki görülecek yerler birbirine yürüme mesafesinde olduğu için çok fazla vakit kaybedip yorulmadık. Ben böyle diyorum ama, otele geldiğimizde nasıl uyuduğumuzu da hiç anlamadık. İnsan ister istemez yoruluyor yani...

Uçaktan iner inmez otele gideceğimizi zannediyorduk. Ancak araba kiralamaya ofislerine gittiğimizde resmen "bizim büyük çaresizliğimiz" moduna geçtik. Hiçbir yerde araba kalmamıştı. Herkes önceden rezervasyon yaptırmıştı ve taksiler beş kişi almıyordu (gayet doğal olarak). En son bir yerde araba bulduk ama orası da 3 gün için 380 euro gibi bir fiyat verince yalvar yakar arabasına beş kişi alan bir taksiciyle anlaştık. Sanırım kişi sayısına göre ödemeniz gerekiyor taksilerde. Biz 10 euro verdik. Yani bile isteye kazıklandık. Normalde havaalanı ve otelimiz arasında 4 km var. 4-5 marka geliyor. 1 euro = 1.93 mark olduğunu hesaba katarsak, görmezden gelinecek bir tutarda fazladan ödemişiz. Çok da önemli değil açıkçası.

Otele girişimizi yaptıktan hemen sonra otelden araba kiraladık. Bu sefer 3 gece için 180 euro gibi bir fiyat verdiler bize (aşağı yukarı 540 tl). Pek bir çaremiz olmadığı için kabul ettik. Normalde günlük araba kiralama 70-80 tl imiş Bosna Hersek'te. Fakat otellerde her şey pahalı olduğu için araba da pahalıydı elbette. Arabayı teslim alır almaz soluğu şehir merkezinde aldık. Park yeri ararken de şehitlik ve Aliya İzzetbegoviç'in mezarlarını gördük. Bembeyaz mezar taşlarıyla dolu ve çok görkemli olan şehitlik, ölümün vermiş olduğu hüzünden çok gururlu ve onurlu bir hava içindeydi. Açıkçası savaş hakkında çok şey bilmiyordum ama gitmeden önce çok araştırmış ve az biraz bir şeyler öğrenmiştim. O yüzden şehitliklere ağlamanın değil gururun yakıştığını düşünüyorum. Vatan sevgisini çok derinlerinde yaşamayan ben bile, başka insanların vatanlarına karşı duymuş olduğunu sevgiye saygı göstermeyi bilecek kadar bilinçliyim. Kim ne olursa olsun, duyguları ezilmeyecek kadar değerli bir varlıktır. Hele bu uğurda ölmüşse...


Bosna- Hersek'in ilk cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç'in mezarı ve şehitlik. Bir tv programında mezarının başında sürekli bir askerin nöbet tuttuğunu izlemiştim. Ancak sanırım bayram dolayısıyla biz gittiğimizde yoktu.


Öğlen olduğu için (saat 2 civarı) hava çok sıcak ve biz çok açtık. Şehitlikten aşağıya doğru yürüyüp elimizi koymuş gibi Sebil’i bulduk. Buranın suyundan içenlere gelmek tekrar nasip oluyormuş demişti bir arkadaşım. Bizde bol bol içtik tabii. Ardından karnımızı doyurmak için açık bir lokanta aradık. Bayram olduğundan olsa gerek, dükkanların ve lokantaların bir kısmı kapalıydı. İlk girdiğimizde yerde hemen cevapcici (böyle mi yazılıyor emin değilim ama aynen okunduğu gibi söyledik) yiyip yanında yoğurt içtik. Yanlış duymadınız, bardakta gelen yoğurdumuzu içtik. Bunu çok duymuştum ve yoğurt sevdalısı biri olarak bu zevki de tatmış oldum. Tekirdağ köftesinze çok benzeyen cevapciciler de çok lezzetliydi. Ne yazık ki açlıktan fotoğrafını çekmeyi hep unuttum. Ayrıca Sebil de hep insan kaynadığı için düzgün bir fotoğrafını hiç çekememişim. (Bunu eve gelip fotoğraflara baktığımda fark ettim.) Sadece kardeşimin akşam gezerken çektiği bir fotoğrafını buldum. İnsan kaynıyor ama neye benzediği anlaşılıyor biraz. :)

Akşamleyin Sebil.


Zaten Sebil demek Baş Çarşı'ya gelmiş olduğumuzun bir işareti olduğu için sıcak mıcak demeden Baş Çarşı'yı da gezdik biraz. Yerel ve turistik bir mekan olan Baş Çarşı alışveriş çılgınları için birebir. Ama biz öyle değiliz ne yazık ki. O yüzden Baş Çarşı'dan kahve dışında bir şey almadık eve gelirken. :) Biraz dolaşıp tekrar arabaya bindik ve Umut Tüneli'ne doğru yola çıktık. Bosna- Hersek'teki her turistik mekan için (parklar dahil) bilet karşılığında belli bir miktarda ücret alınıyor. Kaybola kaybola bulduğumuz Umut Tüneli'ne girerken de bilet alıp içeriye merakla girdik. Önceden bir araştırma yapmasaydım muhtemlene buranın ne olduğunu pek kavrayamazdım. Ama öyle olmadı elbette. Tur rehberliği görevimi elimden geldiği kadar yerine getirip aileme burası hakkında bilgi verdim. Belki benim yerime bir tur rehberi olsaydı; hepimizin gözleri sulanır, belki de ağlardık. Ama benim gibi duygusuz biri anlatınca öyle bir şey yaşanmadı. Yine de görülmeye değer, Bosna Savaşı'nın izlerini taşıyan bir yerdi. 

Umut Tüneli


Saraybosna Gülü: Bosna Savaşı'nı hatırlatmak için yapılan ve çiçek görünümünü hatırlattığı için bu isim verilen havan toplarının patlamasıyla sıçrayan kan lekelerinin temsili. Yanlış hatırlamıyorsam bunlardan üç tane vardı.

Tünelin içinden geçmek asıl vurucu nokta. Elbette bizim yaşadığımız bir tutam empatiydi ancak hayal etmek ve düşünmek bile insanın içini çok acıtıyormuş. Karşılıklı cephe alınmadan verilen bu savaşta, kazanan da yokmuş gibi görünüyordu ilk bakışta. Ancak eminim ki, orada yaşayan herkes bir şekilde savaşa tanık olmuş ve şimdi de kendi içlerinde bir savaş veriyorlardı. Özellikle de genç kesim.

İlk günü bu kadar uzun anlattıysam gerisini yazmaktan ben bile korkarım. Ama niyet edip bu kadar yazıdğıma göre şimdi bırakmak olmaz. Yalnızca biraz daha özet geçerek anlatacağımı belirteyim.

İkinci gün rotamızı Konjic ve Mostar olarak belirlemiştik ve sabah erkenden kalkıp kahvaltımızı edip yola koyulduk. Yol boyunca ne kulaklığımı takabildim ne de yanımda getirdiğim kitabımı elime alabildim. Hepsinin suçlusu şu manzaraydı:




İşte bunun üzerine söz söylenir mi bilmiyorum. Ama ben bir şekilde zırvalamaya devam etmek istiyorum. 

 Gelişmiş bir kasabadan farksız olan Konjic, herhalde beni en çok sakin oluşuyla fethetmiştir. Muazzam Konjic Köprüsü'nün hemen yanıbaşında kahvelerimi yudumlarken, "dünya batsa ruhum duymaz" havasındaydık. Ve bundan da çok mutluyduk. Ola ki bir gün Bosna- Hersek'te yaşamam gerekirse, Konjic'te yaşamayı tercih ederim. Bir saatten fazla kalmadık ama hemen bana göre bir yer olduğunu anladım.

Konjic Köprüsü


Geleneksel Boşnak Kahvesi. Her yerde cezveyle geliyor ve şeker eklenmeden yapılıyor. Türk kahvesinin aksine, isteğe göre şeker bardağın içine koyup karıştırdıktan sonra içilebilir.


Mostar, Bosna-Hersek'in kalbidir bence. Nasıl ki, Kosova'nın kalbi Prizren; Türkiye'nin kalbi de İstanbul ise Bosna-Hersek'in kalbi de Mostar olmalı. Hepsi kalabalık. Hepsi muhteşem bir güzelliği sahip. Ama hepsi tam anlaşılamamış. Bence bundan sonra fotoğralar konuşsun. Çünkü söyleyeceklerim çok sönük kalacak gerçeklerin yanında.

Mostar Köprüsü'nden manzara


Mostar Köprüsü. Aslında köprüyü çekebileceğim çok güzel bir yer vardı ancak Ali Babacan da orada olduğu için çok kalabalıktı, bu yüzden profilden köprü fotoğrafı çekemedim. :(

Köprünün diğer tarafından manzara.

Mostar Köprüsü'nün hemen yanında yer alan Karagöz Bey Camii'de dinlenirken çektiğim bir fotoğraf. Sanırım biraz laf olsun torba dolsun diye fotoğraf koymaya başladım artık...




Mostar'dayken hava o kadar sıcaktı ki, yemek yemek için bir yere oturduğumuzda bile terlemeye devam ediyorduk. Belki de bu yüzden çarşısında çok gezemedik. Kuzenlerime birkaç hediye alabildim ama kendime bir şey alamadım. Fakat tamamen kararsızlıktan dolayı. Yoksa o kadar çeşit ve fiyatlarının da Türkiye ile pek farklı olmadığını söyleyebilirim. Uygun ve çok güzel hatıralık eşyalar vardı. Bir daha gidersem ilk alacağım şey matruşka bebek olacak sanırım. Şimdiden kafama koydum. :)

Sonradan bir yerde dereceyi gördük ve daha çok terlemeye başladık. Hava sıcaklığı 43 dereceyi gösteriyordu ve erimek kelimesinin üç ile çarpımına tekabül ediyorduk. Bu sebepten ötürü şehrin sokaklarında kaybolamadan arabaya atlayıp klimayı harekete geçiriyorduk. Bu şekilde bir bakmışız ki, Blagaj'a gelmişiz. :P 

Buradan sonrasına teknik bir sebepten dolayı yazının ikinci kısmında devam edeceğim. Ciddiyim. Blog resim almıyor nedense. Belki de ben beceremiyorum. Evet, bu daha mantıklı oldu. Buraya kadar okumayı başardıysanız sizi tebrik ederim. Her yiğidin harcı değildir böyle sıkcı bir yazıyı okumak. Hoşça kalın!







Yorumlar

  1. Hiç sıkıcı olur mu? Beni yine hayran bırakan yazım tarzın ve koyduğun resimlerle yine çok akıcıydı. (Gerçekten güzel resimler çekmişsin fakat KIRK ÜÇ DERECE olduğunu belirttiğin havayı düşünüp o bulutsuz mavi gökyüzüne bakmak insanı korkutuyor doğrusu, daha doğrusu, yakıyor. *italik*) Doğrusu bunu ilk yayınladığında okumuştum ama yorum yazacak vaktim yoktu ve okuyup taze taze yorum yapmayı daha çok sevdiğim için yorum işini daha sonraya bıraktım. Anladığın gibi o daha sonra şimdi oluyor. O sıcaklıkta bu kadar çok dolaşabilmenizi çok takdir ettim. Hakkında bilgili olarak dolaşman da daha iyi olmuş. Hem kendine hem bize çok iyi katmışsın - teşekkür ederiz! :)
    Not: Bosna Hersek'in İstanbul'u dediğin Mostar ne kadar yeşil bir yer öyle? Zaten fotoğraflardaki her yer öyle ya... O manzaralar gerçekten nefes kesici. Ayrıca Saraybosna'nın Gülü'nü hem çok anlamlı hem çok güzel buldum... Mezar hakkında söylediklerin de ayrıca etkileyici: "O yüzden şehitliklere ağlamanın değil gururun yakıştığını düşünüyorum. Vatan sevgisini çok derinlerinde yaşamayan ben bile, başka insanların vatanlarına karşı duymuş olduğunu sevgiye saygı göstermeyi bilecek kadar bilinçliyim. Kim ne olursa olsun, duyguları ezilmeyecek kadar değerli bir varlıktır. Hele bu uğurda ölmüşse..."

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Rica ederim ve sıkılmadığına sevindim. :) Bunu çok samimi olarak söylüyorum çünkü yazıyı yazarken savaş verdim adeta. Şimdilik buna değdiğini düşüyorum. Ayrıca kontrol etmeye üşenip çok fazla anlatım bozukluğu yaptım. Buna rağmen beğenmene daha çok sevindim. :)
      Nota Cevap: İstanbul bizim için ne ifade ediyorsa, Mostar da onlar için onu ifade ediyor. Ama elbette karşılaştırılamazlar, çünkü i bizde ne o kadar yeşillik var, ne de onlar da gökdelenler veya trafik. Ama ikisinin de manzarası ve tarihi çok etkileyici. Her ne kadar İstanbul'un manzarası yitiriliyor olsa da...
      Yazımı okuduğun için yüreğine, beğenip yorum yazdığın için ellerine sağlık. :)

      Sil

Yorum Gönder