Bosna-Hersek Seyahatim (2)

Blagaj'a geldiğimizde önce arabalar karşıladı bizi. Öyle sıkış tıkış bir şekilde park edilmişti ki, daha görmeden içerideki kalabalıktan korkmuştuk. Ancak düşündüğümüz gibi olmadı. Özellikle Sarı Saltuk Tekke'sine girdiğimizde içerisi neredeyse boş gibiydi. İnsanlar biraz gezip hemen dışarı çıkıyorlardı. Herhalde en çok bir durmuşuzdur. :) Nedeni de elbette fotoğraf çekmek ve her yeri karış karış incelemek. Tekkenin penceresinden baktığınızda şu muhteşem manzarayla karşılaşıyorsunuz:


Gözlerinizi kapatın ve nehire sıfır olacak bir şekilde inşa edilmiş, püfür püfür esen rüzgarıyla yüzünüzü okşayan iki katlı ahşap bir evde olduğunuzu hayal edin. Gürültüden, trafikten, şehirden ama en önemlisi de insanlıktan uzak bir yer. Sanırım bir tekke için en ideal yer burasıdır. Kuruluş amacı da yeni fethedildiği zaman bu bölgedeki müslüman nüfusun çoğalması içinmiş. Öncelikle müslüman nüfusu yerleştirmek daha doğrusu. Balıklarının da çok lezzetli olduğunu duyduk ama midemiz Mostar'da yediğimiz Boşnak börekleriyle meşgulken balığa fırsat olmadı. Umarım sizin olur. Giriş katında erkeklerin ve kadınların namaz kılması için ayrı iki oda vardı. Orada ziyaret namazı kılıp çıktık. Ancak,gönül isterdi ki biraz daha kalalım. Havanın sıcaklığı ve geri dönüş yolumuzun uzun olması bizi kalmaktan alıkoyan etkenler oldu. Unutmadan, buradaki hediyelik eşya dükkanları Sarayova'daki dükkanlardan çok daha ucuz. Özellikle hediye için kahve takımları çok gözde. Ben alamadım ama bir daha gidersem alınacak listemde ilk sırada.

Sarı Saltuk Tekkesi. Ağaçlardan dolayı çok belli olmuyor. Ama az çok ne kadar güzel olduğunu hayal edebilirsiniz.

Blagaj'dan dönerken yol kenarında birçok restoranla karşılaşıyorsunuz. Kuzu çevirmenin ne kadar meşhur olduğunu duymuş ve Sarayova'ya yolumuz az kalmış, aynı zamanda acıkmışken de bir tanesine giriyoruz. Gayet temiz ve Bosna-Hersek'e göre lüks diyebileceğimiz bir restorandı. Ama en çok manzarasına tutulduk tabii. Kuzu çevirmenin lezzetini de es geçmemek lazım. Lokum gibiydi resmen. Ağzım sulanmaya başladı...


Restorandan manzara.

Daha değinmek istediğim çok şey olduğu içi hemen üçüncü güne geçiyorum. Tranvik'e doğru yola çıkıyoruz ve yol üzerindeki Ahmiçi Köyü'nü kaçırdığımız için ilk Travnik, sonra Ahmiçi Köyü'ne gidiyoruz. Burada başımıza ilginç bir olay geliyor. Bir caddede geçen tek araba biziz ve insanlar bize garip garip bakıyor. Hatta birkaç tanesini durdurup geçemezsiniz anlamına gelen işaretler yaptılar. Uzun uzun konuşanlar bile vardı, ama boş bakışlarla karşılık verip onlara cevap veremediğimiz için en iyisi arabayı park edip şehitliği ziyaret edelim diyoruz. Bunun nedenini yani neden o caddeden araba geçilmediğini araştırdım ama bir şey bulamadım. Cadde dediğime bakmayın, bildiğiniz araba yolu. Yani yasal olmayan bir şey yapıyor da değildik. Şehitliğin ardından önümüze birkaç tane türbe çıkıyor. Üzerlerindeki yazıya göre hepsi bir vezire ait olan bu türbeler, Travnik'e neden "vezirler şehri" denildiğini de apaçık bir şekilde gösteriyor. Osmanlı Devleti'ne en çok hizmet eden ve en çok vezir çıkaran şehirlerden biriymiş Travnik. Ayrıca Müslüman nüfusun en yoğun olduğu şehir de burasıymış. Türbelerden sonra Travnik Kalesi'ne çıkıyoruz. Bu kale Osmanlılar gelmeden önce inşa edilmiş ve kalenin alınmasıyla şehir ele geçirilmiş. Her ne kadar yaşlı olsa da bir o kadar da sağlamdı. Kaleye çıktığımızda Travnik ayaklarımızın altında kalmıştı ve (belki bu yazıdaki yüzüncü söyleyişim ama) manzarası harikaydı. Kaleden inerken yirmili yaşlarında bir gençle babamı konuşurken gördüm. Bende hemen aralarına karışıp dinlemeye başladım. Şehrin belli kısımlarında Sırplar, Hırvatlar ve Boşnaklar ayrı ayrı kalıyorlarmış. Yani bildiğiniz aşağı-yukarı mahalle durumları var. Anlaşılan bu savaştan sonra meydana gelen bir durummuş. Bir arada yaşamaya mecbur kaldıkları için kendilerince böyle bir çözüm bulmuşlar.

Tranvik'teki şehitlik.

Sanırım Travnik Kalesi'ni dış cepheden çekmeyi unutmuşum... Hep manzaraların fotoğrafını çekmişim. Bendeki ne büyük bir oburluksa artık. :) Aşağıda kalenin farklı yerlerinden manzaralar var. gördüğünüz gibi şehir altınıza uzanmış gibi görünüyor.





Travnik'ten sonra kaçırdığımız Ahmiçi Köyü'ne gidiyoruz. Dediğim gibi burası Türkler'in kurduğu ilk köymüş. Zaten birçok lokantanın adının Türk olması da bunu pekiştiriyordu. Travnik Kalesi bizi yorduğu için bu köyü pek gezemedik. Bir tepenin üzerine kurulduğu için ve bozuk taşlardan yokuş yukarı çıkmayı yemediğimiz için etrafı biraz gezip dönüş yoluna geçtik.

Ahmiçi Köyü

Otele döndüğümüzde daha gün kararmıştı ve bizde kendimizi iyi hissediyorduk. Bu yüzden son güne bıraktığımız Vrelo Bosna'ya gidelim dedim. Burası aslında bir park. Ama Türkiye'dekilerle hiç karşılaştırmayın. Gittiğimizde çok insan olmasına rağmen çok büyük bir park olduğu için gayet rahat dolaştık. 4 km'lik olduğunu ve içinde akan sularıyla ünlü olduğunu duymuştum. Önceden Bosna-Hersek'e giden arkadaşlarımdan biri de burada yarım günümüzün geçeceğini söylemişti. Yarım gün değil ama birkaç saat geçirdik. Turistlerin yanında yerli halkın da burayı piknik yapmak, çocuklarını gezdirmek için geldiği söylenilebilir. 

Vrelo Bosna'dan yamuk çekilmiş bir fotoğraf. :D

Buranın tam karşısında bank vardı. Yani oturup size izlemeniz için olanak da sunmuşlar.

Vrelo Bosna'dan sonra dönüp dolaşıp yine Baş Çarşı'ya geliyoruz. Burası gezmeye doyamayacağınız bir yer. Ve biz de akşamın serinliği ile gezmeye doymuyoruz. Gündüzleri sadece turistlerin dolaştığı sokaklarda, şimdi herkes akın etmişti. O kadar kalabalıktı ki yürüyecek yer bulamıyorsunuz. Bizde yorulana kadar yürüyüp saat on birden sonra da otele döndük. Ertesi gün artık veda zamanıydı. Ama biz sabah kalkıp tekrar buraya geldik ve Boşnak böreği yiyip öyle gidelim dedik. :D Son ana kadar yemek yemeyi düşünüyoruz, değil mi? İstanbul'da bulamayacağımız düşüncesi yüzünden hep bunlar. Oysa bizim yemeklerimiz gerçekten de çok güzel. (Hatta onlardan bile daha güzel.)

Başta bahsettiğim gibi önce programımızı ve neler gezdiğimiz anlatıp ardından kendi tespitlerimi anlatacaktım. Ama yazı yazdıkça uzadı. Ben yine de birkaç tespitimi dile getirmek istiyorum. Özellikle gidecekler için yardımcı olabilir. 

Otelde muziplik yaparken bununla sonuçlandı. :)

  • Trafik: Bayramda gittiğimiz için trafik yok denecek kadar azdı. Hele ki gündüzleri... Ama öyle değilmiş arkadaş. Akşamları trafik var ama pazartesi günü yani bayram bittikten sonraki gün bize İstanbul'u hatırlattı, sağ olsun. Onun dışında hiç trafikle karşılaşmamıştık. Ve şehirler arası yollarda da yoktu. Ancak bu yolların zaman zaman tek şeride düştüğüne ve bol virajlı olduğuna değinmeden geçemeyeceğim. Bizi zorlamadı değil.
  • Ulaşım: Biz araba kiralamıştık ama trenle her yere gidebilirsiniz. Çok kalabalık değiller. Sadece akşamları biraz, o kadar. Arkadaşlarım Mostar'a trenle gittiklerinde çok memnun kaldıklarını söylemişti. 3 saat sürmüş. Biz arabayla 2 saatte vardık.
  • Trafik kuralları: Evet. Bunu söylemezsem olmaz. Trafik kurallarını çiğnedik ve dönüş yapılmaması gereken bir yerden döndüğümüz için 40 mark ödemek zorunda kaldık. İşin ilginç yanı bomboş olan caddede birden polis belirdi. Nasıl olduğunu bile anlamadık. Ödemediğimiz takdirde ehliyete el koyacağını söyledi. Gayet normal olarak... Burada trafik kuralları çok katı olduğu için herkes uyuyor. Şehirler arası yolda bile hız sınırının 80 km olduğu yerler vardı. Bizde ise 150 km olması lazım. :) Şehrin içinde herkes yavaş sürüyor. Hız yapana hiç rastlamadık. Toplamda da üç kere polis tarafından durdurulduk. :) Gece-gündüz uzun farları açmanız gerekiyor. Karşılaştığımız polisler tatliş(!) olmasa her durdurulduğumuzda ceza öderdik herhalde. Aman aklınızda bulunsun.
  • Yemek: Bir sürü şey yiyip 10 mark ödedik. Anlayacağınız burada yemek ucuz. Aşırı ucuz demiyorum ama ucuz sayılır. Mesela Türkiye'de herhangi bir yerde köfte yeseniz ve içecek alsanız 15 tl ödersiniz rahatlıkla. Orada beş kişi bunları yedik ve 10 mark ödedik. Yani 30 tl. Evet ya, bildiğiniz çok ucuz. :D
  • Camiiler: Bundan bahsetmiş olabilirim, ama yine de değinmekte fayda var. Camiiler sadece ezan vaktinde açık oluyor. Yani insanlar namazını cemaatle kıldıktan sonra camii kapanıyor. Bu da, buradaki insanların sadece ezanla birlikte namaz kıldığını gösteriyor. Ezan dışında açık olan tek camii Gazi Hüsrev Bey Camii'ydi. O da zaten çok turist aldığı için.
Şimdilik bu kadar. Sanırım bir daha seyahat yazısı yazabilir miyim emin değilim. Yazsam bile yakın zamanda olmaz herhalde.Son olarak kardeşimin perspektifinden çıkan fotoğraflar için ona teşekkür ediyorum. Hani olur da belki buraya yolu düşer, fotoğraflarını (ç)aldığımı düşünmesin diye. :)
 Hoşça kalın!


Yorumlar

  1. Sarı Saltuk Tekkesi, tüm Bosna-Hersek anılarında bahsettiğin yerlerden en çok görme arzusu uyandıran oldu, bunda senin yazımının payı da büyük... Seni de çok etkilediği belli oluyor ve bu etki okuyana da yansıyor çünkü. Özellikle bir tekke için mükemmel bir yer gibi görünüyor.
    Travnik-Ahmiçi (?) arasındaki yolda başınıza gelen gerçekten ilginç. Ben de araştırırdım ama sıcağın verdiği tembellikle "o bulamadıysa ben de bulamam" diye es geçiyorum. Yine de gerçekten ilginç... (Sıcağa rağmen merakım üstün gelebilir.) Bu arada Travnik şehir dedin ama manzarası bayağı köye benziyor. Yani yapılarla yeşillik bir o kadar iç içe gibi... Ne kadar güzel.
    VRELO BOSNA. (*Gidilecek yerler listesinde Sarı Saltuk Tekkesi'nin altına yazar*)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. En çok sarı Saltuk Tekkesi'nde, bir başıma zaman geçirdiğimden olabilir. Oturup biraz manzarayı izledim ve orayı hissetmeye çalıştım. Birçok insan "fazla oyalanmadan gezelim hemen" derdindeydi ama tam da bu sebepten ötürü önemli noktaları kaçırıyordu. Mesela hamamın tavanındaki yıldız şeklindeki renkli camları birçok kişinin gözden kaçırdığına eminim. İki kişiye özellikle bakması içinde ben söyledim. Görülmeye değerdi çünkü...
      Bosna-Hersek çok gelişmiş bir ülke olmadığı için genel olarak köy havası taşıyan bir ülke. Onlarında adı şehir, ama bizim şehirlerimizden çok farklı olarak bol yeşillikli ve buna çok değer veren bir ülke. Söylediklerinde yüzde yüz haklısın yani.
      Umarım gidip kendi gözlerinle gezip görme fırsatın olur. Genel olarak huzur bulunabilecek nadir şehirlerden olduğunu düşünüyorum.

      Sil

Yorum Gönder